21 Aralık 2011 Çarşamba

İvriz'de Okudum

Not: Özellikle İvriz'liler başta olmakla, benzeri okul mezunu tüm arkadaşlar, öğretmenlerimiz ve çalışanlarından bu kitapla uyumlu olabilecek fotoğraflarıyla anılarını bekliyorum!


Eleştiri: Değerli İvrizliler!
Tüm ricalarım bir tarafa, bazı arkadaşlar söz verdikleri halde, sizlerle birlikte yazmayı arzu ettiğim bu kitap çalışmasına yardımcı olmadınız. Gerçekten sizleri beklerken şevkim kırıldı ancak yine tekrar toparlanıp kendi bildiklerim üzerinden bir kurgu oluşturmaya çalışacağım.


         İvriz’de Okudum

           
1- Giriş
           
            Hepimizce bilindiği ancak birçoğumuzca idrakine varılamadığı, bir çoğumuzca da hayata geçirelemediği üzere;
            -Hatasını bilmek erdemdir; idrak ve kendi hayatına uygulamak daha da…
            -Bu durum hepimize en büyük bir örnek, en olumlu bir derstir aynı zamanda.
            -Dereden gelip, nereye, nasıl ve niçin gittiğimiz de… Bunu algılamış olmak da... Bu bilinçle davranmak ise haydi, haydi…
Hiç birimiz hatadan beri olmadığımıza göre;
-Kitabımızı okurken bu hususu itibara almanızı;
-Hatalarım nedeniyle beni de affetmenizi istirham ediyorum!

                        ****************
             
            Yukarıdaki prensipler nazara alınmak suretiyle Köy Enstitüleri ile aynı kökenden gelen okulları içeriden bir bakışla. ideolojik yaklaşımlar ve hamasi nutuklardan kaçınarak irdelemek, bunu yaparken mümkün olduğunca objektif davranmak, sırf şahsi gözlemlerimin sığlığından kurtararak bu çalışmayı “ete kemiğe büründürmek” maksadıyla  öncelikle bu okullarda okuyan öğrencilerin, Öğretmenlerinin ve çalışanlarının anılarıyla deneyimlerini kırk yıllık zaman aralığından sonraki bakış tarzıyla ve  belirli bir bütünlük  içinde romanlaştırmak biçiminde ele alacağımız bu kitapta:
Yine yukarı ilk paragrafta da andığımız gibi;
            -Devlet eli ve olanaklarıyla küçücük köy çocuklarının hangi aşamadan alınarak nereye, ne amaç ve nasıl iletildiklerini;
-Buradan elde edilen sosyal faydalarla birlikte gerek bireysel gerekse toplumsal anlamdaki bir kısım aksamaları siyasi yada ideolojik olmayan, tamamen içeriden bir bakış tarzıyla sizlere sunmaya çabalamak olacaktır.
Bu anlamda;
-Bizzat yaşayıp tanığı olduğumuz anısal hikayeleri ve uygulamalardan yaralanacağız. Bu yoldan giderek 6 yıllık bir eğitim öğretimi gözler önüne sermeye uğraşacağız.  
-Aracımız olan anı, deneyim, bilgi, görgü, delil ve belgeler sırf kendi bildiklerimizden ibaret değil, okul arkadaşlarımızın, Öğretmenlerimizin, bu okullarda çalışanlarımızla aynı ortamlardan geçen başkaca tanıdıklarımızınkileri de kapsayacaktır.
-Bahsini ettiğim anlatımları genellikle birinci ağızdan anlatmaya çalışacağız bu satırlarda.
-Zaman, mekan, olay, olgu ve kişileri gerçek kişilerle birlikte yaşanmışlık vb. alanlardaki gerçeklikleri ele alacağız erişebildiğimiz kadarıyla ki, bu çalışmayla bir belgesel de ortaya çıkarmaya çabalayacağız aynı zamanda.
-Ele aldığımız ana konu hakkındaki her türlü takdiri ise sizlere bırakacağız elimizden geldiğince…

            ************

Yukarıdaki hedeflere erişebilmek için erişebildiğim tüm İvrizliler’le benzeri okul mensuplarının bilgi, belge, anı, deneyim, izlenim, olgu, bunlara dair ellerinde bulunan fotoğrafları vb kanıtları ile benzerleri ile bu kitabın yazımına katkılarını istedim. Bir çoğu katılmadı bu çağrıma ve destek vermedi. Kimisi de söz verdiği halda geri dönüş yapmadı. Israrlarımı önemsemedi. Ancak hedefe erişebilmek için ben, meşru bulduğum oldukça farklı yöntemlere ve sondajlara giriştim. Internet üzerindeki sosyal paylaşım sitelerinde ve her türlü sosyal ortamlarda bazılarını tahrik etmek suretiyle de bilgi edindim mesela. Her türlü tavır ve davranışlarından da… Susmaları da bilgi oldu bana; kızgınlıkları, memnuniyetleri, memnuniyetsizleri de… Her türlü hal ve hareketleri ile takındıkları tavırlar da… Ki kendi tavır ve tarzıma katılışları da; katılmayışları da… İşin bu yönüyle hepsini müteşekkirim yine de.
Her türlü iletişim aracıyla, her türlü yöntemi kullandım. Çoğu kez yanlarına gidip bizzat sohbetler ettim. Sert ve çekincesiz sorular sordum. Konuyla ilgili olan ve kaynak mahiyetindeki çoğu insan yardımcı oldu tabii ki bana. Işık ve yol gösterdi. Bazılarıysa kitabın aktığı yönü görünce ideolojik körlüğe kapıldı. Yahut kafasındaki önyargıların esaretine. Benimle iletişim kesti, hattâ karşıma geçip karşı cephe açtı bana. Ne var ki yolumdan. Dediğim gibi her hareketten amacıma dönük bir fayda çıkarmaya çabalayıp durdum. Bu çalışmaları yapıp da durumu gördükten sonradır ki ne derece zor bir işe soyunduğumu idrak edebildim ancak.
Oysa işin kolay olacağını sanmıştım önce. Yıllardım kafamda bir şablon oluşmuştu çünkü. Sadece bunlar yazıya dökülecekti güya. Sadece arkadaşların ilginç anı ve fotoğraflarını da derleyerek tasarladığım kitaba dahil etmek istemiştim ilk önce. Bu acıdan da sizlere kaynak kişilerime dönük olarak aşağıdaki çağrıyı yaptım ilk önce. Her türlü iletişim vasıtasıyla…
Özellikle İvriz'liler olmak üzere, benzeri okul mezunu tüm arkadaşlar, öğretmenlerimiz ve çalışanlarından bu kitapla uyumlu olabilecek fotoğraflarıyla anılarını bekliyorum! Saygılarımla…!”
Kaynak kişilerimden yararlanmak adına bu metni muhtelif biçimlerde kendilerine eriştirdiğim gibi Internet’te sürekli güncellemek suretiyle ve hatalarımı görüp düzeltmek olumlu yada olumsuz eleştirilerden yaralanabilmek maksadıyla yayına verdiğim çalışma egzersizlerinin en başına da koydum. Oradan da duyurdum!
İstediğim neticeyi alamayınca, yukarıda andığım tarz çalışmalara giriştim. Bir taraftan da yazım egzersizlerine başladım. Bunları da değindim maksatla, sürekli günlemek suretiyle gerek Internet’teki blok adresimde, gerekse farklı sosyal paylaşım sitelerinde yayına verdim. Bu arada aşağıdaki eleştiyi de getirdim onlara ve duyurdum.
“Değerli İvrizliler ve konunun sayın ilgileri!
Tüm ricalarım bir tarafa, bazı arkadaşlar söz verdikleri halde, sizlerle birlikte yazmayı arzu ettiğim bu kitap çalışmasına yardımcı olmadınız. Gerçekten sizleri beklerken şevkim kırıldı ancak yine tekrar toparlanıp kendi bildiklerim üzerinden bir kurgu oluşturmaya çalışacağım.”
Böyle desem de bunu yapmadım… Çünkü bu yazıyı hem tahrik hem de şimdi susanların yarın beğenmedikleri veya işlerine gelmeyen hususlarda fazlaca söz söylemeye hakları olamayacağını hatırlamalarını sağlamak maksadıyla yazmıştım.
Dediğim gibi bu kitapta, ilginç ve “Ha babam Sınıfı” misali herkese hoş gelebilecek anı olay ve olgularla yer vermek suretiyle ve bu yoldan giderek, Köy Enstitülerinin başarılarını ve bu başarıların nedenleriyle alt yapısını bu yönden sermekti gözler önüne ilk maksadım.
Yaptığım çalışmalarsa beni arzu ettiğim bu araçlara değil, kitapta anlatımı yapılanlara layısıyla kitap bu açıdan yön değiştirdi.götürdü. Hani halkımızda bir kısım deyim ve özdeyişler vardır ya? Aynen öyle… “iş kendini gösterir!” veya “yol kendini belli eder” benzeri yani.
Sonuç olarak andığım  sözlerde ifadeye geldiği gibice, kitap tasarladığım ve yazmaya başladığım zamanki içeriğine pek uymadı. Belki de tamamen ayrıldı bu içerikten. Ve yaptığım araştırmalar neticesinde kitap adeta kendi yolunu kendisi belirledi. Ben de bu belirlemeye sadık kaldım becerebildiğimce.
Durum bu olunca, yıllardır zihnimde oluşturduğum değerler, kimlik ve kişilikler yıkıldı gitti adeta. Eriştiğim bilgiler sayesinde. Aslında bu netice istemeden oldu. Lütfen sizler de nazara alın işin bu yönünü…



2- Genel Durum:

Köy Enstitüsü kökenli bir okul olan İvriz ilköğretmen Okulu’na gelen çocukların hemen hemen hepsi, henüz köylerinde dışarıya pek çıkmamış 11 ile 15 yaş arasındaki köy çocuklarıydılar. Hepsi de işlenilmeye uygun birer cevher misaliydiler. Farklı, farklı da olsa yetenek, beceri ve meziyetleri, bu konuda her biri diğerinden üstündüler… Zeka kapasiteleri de öyle… Derslerdeki başarıları da… Genel yetenek konusu da…
Bunu her zaman söylerim: Ben içlerinde en geri olanlarındandım. Hele hele uyanıklık konusunda oldukça gerilerdeydim. Azmim olsa da utangaçlığım yerindeydi. Doğrusunu söylemek gerekirse belki tek avantajım belki de hafızama olan güvenimdi. Bir de ezberci olmayan, olay ve okumaları özümseyerek yorumlayan yanım… Hem avantaj hem dezavantaj olan duygusallığım…
Daha önce yaptığım ve adı “BEN DE YAŞADIM” biçimindeki kitap çalışmamda  İvriz’e nereden ve hangi şartlardan içinden süzülerek geldiğimizi de anlattım sanıyorum bir haylice. O nedenle bu çalışmaya, Okul’a geldiğimiz zaman ne durumda bulunduğumuzu anlatarak girişeceğim… Ve bu anlatıyı işte o noktadan sonrası üzerinden geliştirmeye çalışacağım!  
Ancak o çalışmayı okumak arzu edenler http://okulyoluokul.blogspot.com/   şeklindeki Internet bağlantısından okuyabilirler.
    

A- Okulun Yerleşke ve Konumu:

Okul’umuzun hem arazisi, hem binalarının yerleşkesi oldukça genişti.
Orta Toroslar’ın bitimindeki Bolkar Dağı’nın kuzey etekleriydi. Tam eteklerden başlayan arazisi neredeyse İvriz Çayı’na dayanıyordu. Arazilerinden bir bölümü bu Çay’dan ayrılan bir kanalın hemen aşağısında kalıyor ve oradan sulanıyordu. Bu bölüme “Ziraat” diyorduk. Okul’un Ziraat’ı yani. Burada genellikle sulu tarım yapılıyordu. Hem sebze, hem meyve…
Elma, şeftali, kayısı vişne ve kiraz bahçelerimiz vardı dönüm, dönüm… Üzüm bağları ve daha niceleri… Ayrıca her çeşit sebze üretimi de yapılırdı. İş bu kadarla da kalmaz, arı kovanlarımız, tavukhanemiz, inek damlarımız, tavşan kümeslerimiz bile vardı her birinin içi dolu dolu…!
Arazisi sırf ziraatla sınırlı değildi. Ziraattan yerleşkenin ta yukarılarına uzanırdı. Koca bir köyün arazisinden daha fazlaydı. Ayrıca doğu batı yönünde de genişçeydi. Özellikle yerleşkenin kuzeybatı yönüne doğru uzanan ekin tarlalarımız da vardı. Bunların dışında boş meralarımız bulunduğu gibi ağaçlandırılmış ve ağaçlandırılmayı bekleyen alanlarımız da bir hayliceydi.
Buralara çam, akasya, mazı, şimşir, dişbudak, armut, badem, kayısı türü pek çok ağaç dikilmişti bizden önce… Bizler de diktik 6 yıl boyunca… Ve yerleşkenin aşağısındaki top sahasının hemen altından başlayarak ziraattan okula erişen yolun doğu tarafını ağaçlandırdık ta ziraata dek.
Bu işleri hem okullar açıkken yaptık, hem de nöbetleşerek yaptığımız yaz çalışmalarında… 
Tüm bu çalışmalardan elde edilen ürünlerin değerlendirilmesini Okul’un Döner Sermaye Saymanlığı (idaresi) yapıyordu. Ziraattaki işlerin yapımına yoğun olarak katılsak da meyve ve sebzelerini yerken başıboş davrandırmazlardı bizi… Sadece yemeklerde çıkardı ara sıra… Biz de geceleri gider çalardık kendi elma veya armutlarımızı…
Amma ne çalmalar… Ve ne maceralar… Okul bekçisi ve nöbetçi öğretmenlerce oynanan nice kovalamacalar…

Okul’un yerleşkesi çok genişti. Sanırım 50-60 binadan müteşekkildi. Öyle kendi başına; ve ihtişamlı…
Her bir iş ile işlevin görüleceği bina diğerinden ayrıydı. Bunların hepsi de bizden önceki öğrencilerin el emekleriydi… Sadece yerleşkenin en altına yapılmış olan 16 derslikli yeni bina hariç… O da o yıl hizmete giriyordu zaten…. Hem de konforluydu… Öyle ya; kaloriferi bile vardı. İdare odaları ve kütüphanesi de içinde…
Diğerleri ise, yukarıdan aşağı doğru, “İVRİZ” yazındaki biçimi alacak şekilde yerleştirilmişlerdi. Bunlalar arasında, her biri diğerinden ayrı olacak şekilde öğretmen ve ya çalışanların kalmaları için lojmanlar, öğretmen ve öğrenci lokalleri, eşya veya erzak depoları, öğrenci yatakhaneleri, yemekhane, mutfak ve bulaşıkhane, eski idare binası, demir ve ağaç işleri atölyeleri, resim atölyesi, müzikhane, fizik ve kimya laboratuarları, gösteri, tiyatro veya sinema salonları, trafo, ekmek fırınımız, hasta öğrenciler için 15-20 yataklı revirimiz, hamam ve çamaşırhanemiz ile bavullarımızı teslim ettiğimiz bavulhanemiz ve işletmesini Okul’daki genel bir seçimle işbaşına gelen öğrenci teşkilatına ait kooperatif kolunun yürüttüğü, alışverişlerimizi yaptığımız öğrenci kantinimiz gibi muhtelif binalardı.
Yerleşeke içinde ayrıca gezinti ve spor yapıp çeşitli oyunlar oynayabileceğimiz alanlar da mevcuttu.
Böyle bir yerdi işte Bizim Okul kısaca.

Bu konuda biraz daha bilgi isteyenlerin “BEN DE YAŞADIM” adlı kitap çalışmamın “Mülâkata Gidiyoruz ve Babam Torpil Arıyor” konusunu da okumalarını öneriyorum! Bu konu arzu edenlerce ve aynı zamanda; http://okulyoluokul.blogspot.com/2011/08/mulakata-gidiyoruz-ve-babam-torpil.html biçimindeki Internet bağlantısından da okunabilir.

Kaydımızı yaptırdığımız günün sabahına Okul açılacaktı. Yani o Pazartesi ders başıydı. Öğrenci sayımız 850 – 900 civarındaydı. Bunlardan 150 kadarı çoğunlukla Ereğli çevresinden olmak üzere gündüzlü öğrencilerdi. Diğerlerimiz ise yatılı…
Böylesi bir ortama teslim edip gitmişti Babam beni yani. Derhal da geriye dönmüştü; Konya’ya… Önce Köy’e, acilen sergiye, sonrasında da  ameleliğe… Üç beş kuruş harçlık kazanmaya; Konya’ya…



B- Çalışma Düzeni:

Bu başlık altında ele alacağımız konuların açılımlarını ilerleyen bölümlerde elbet yapacağız ancak anlatılarımızın daha iyi anlaşılabilmesi açısından bu aşamada ve bu başlık altında kısa bir özet vermek sanırım uygun olacaktır.
Yukarıda saydığımız tüm birimlere öğrencilerinin gelişmişlik seviyelerine uygun olarak haftalık nöbetçiler çıkarılırdı. Bu nöbetçiler ders, etüt ve sınavlara girmez, o hafta boyunca nöbet yerlerinde yoğun çalışmalar yürütürlerdi. Üstelik de kendilerine o alanın gerektirdiği elet edevat zimmet edilmek suretiyle…
Tabii ki günlük temizlik nöbetleri daha ayrı bir alandı.
Okuldaki Sosyal çalışmaları yürüten ve öğrencilerin her türlü sorunları ile yaşam alanlarının iyileştirilmesi anlamında çalışan, seçimle işbaşına gelen öğrenci teşkilatı da öyle…
Bunlardan ayrık olarak üç ayrı başkanlık daha vardı ki öğrencilerden oluşan, bunlar kendi alanlarına göre konularının hem sorumlusu, hem de yetkilisiydiler. Sadece aşamadıkları sorunları okul idaresine aksettirirlerdi.
Bunlar son sınıfların çıkardığı bir hafta süreli ama 7 gün 24 saat görevli bir Öğrenci ve bir Disiplin Başkanı ile 5. sınıfların çıkardığı bir Mutfak Başkanından ibaretti.
Mutfak Başkanı, genellikle 1. ama ihtiyaca göre bazen 2. sınıflardan da gönderilmiş olan haftalık mutfak nöbetçilerine başkanlık etmenin dışında yemeklerin düzenli çıkarılması, gerek yemekhane, gerek bulaşıkhane, gerek mutfak, gerekse fırındaki tüm işlerin yürütümünden sorulu ve bu konularda yetkili idi.
Adından anlaşılacağı üzere, Öğrenciler arasında oluşabilecek genel disiplinsizliklerin giderilmesinden, bu konuda öğrenciler ile idare arasında tamponluk görevinden ise Disiplin başkanı sorumlu idi. Bu konuda herkesten yardım ister her öğrenciye talimat verebilirdi. Alanında genel yetkili ve sorumlu idi.
Sair nöbet yerlerindeki nöbetçilerle, oralardaki işlerin gözetim, denetim ve yürütümünden de Öğrenci Başkanı sorumlu idi. Aynı zamanda bu başkan, mutfak ve disiplin başkanının dahi başkanıydı o hafta süresince! Aynı şekilde Öğrenci Başkanı da alanındaki aksaklıkları idareye yansıtmadan bizzat kendisi çözerdi. İdare ile öğrenci arasında kesin bir tampondu oda.
Kaldı ki arada bir de Okul’un gerek sosyal çalışmaları, gerekse öğrencilerin her türden sorunuyla ilgilenen, yıllık görev yürüten ve seçimle işbaşına gelmiş o öğrenci teşkilatı da devreye girirdi bu tür konularda…

            ****************

Bu arada sınıfımı, daha doğrusu şubemi öğrendim. "1-C" idi. Dershanemiz de yeni binanın orta kısım için ayrılmış olan bölümünde, yani binanın batı yönünde, oradan çıkılan merdivenlerle erişilen dersliklerde ve en üs kattaki,kuzey batı köşedekiydi…
Yine öğrendik ki; akşamları ders çalışmak üzere her biri 1’er saatlik iki ayrı etüt vardı. Dersliklerde geçirilecekti. İki etüt arasında 1 saatlik zaman vardı ki işte bu saatte akşam yemeği yenilecek, az da dinlenilecekti.
İlk etüt saat 18.00’de başlayacak, ikincisi ise 21.00’de bitecekti. Yarım içinde yatakhanelere gelinip yatma hazırlıkları yapılacak, saat 21.30’a geldiğinde yataklara girilmiş, sessizlik sağlanmış olacaktı. Ki bir an önce uyunmalıydı. Sabah erken kalkılacaktı…
Birinci yarı yılda kalkış saatleri 06.00 olsa da, ikinci dönemlerde 19 Mayıs çalışmaları nedeniyle 05.00’ti. Yetmeyen zamanlarımızı tamamlayabilmek için kendiliğimizden katlığımız 03.30 - 04.00 gibi kalkış saatlerimiz bunlardan ayrıktı.

            *****************      

Aynı gün bizlere o yıllan kullanacağımız tüm kitaplarımızı da verdiler. Hatta bir kısım defter, kalem silgi ile vs. de… Bu anlamdaki ufak tefek eksiklerimizi de öğrenci kantininden temin ettik.



3- Öğrencilerin Genel Durumu; İşleyiş ve Çalışmalar:

Bu başlık altında okulun fiziki durumunu anlatabilmek bakımında yatakhanelirin durumunu, Bunların yetersizliği. Okul’a daha modern bir yatakhane ve yemekhane ile kapalı spor salonu kazandırılması gereği ile bu konudaki çalışmaları ve bu alandaki gayret sahiplerini; Okul’un “Ağır Topu” konumundaki Rahmetli Öğretmenimiz Sn. Mustafa KARATAŞ’ın Okul ve öğrencilerin geleceği ile bu yoldan ülkemiz üzerindeki etkileri, O’nun Okul’u sahiplenişi ancak bu konuda ifrata kaçışı Bu hususta bilgi toplamak maksadıyla yaptığım görüşme, bu alandaki bilgi toplama çabalarım anlatılmaya çalışılacaktır. İnşallah objektif davranabilir doğruları yazmış oluruz.



A- Yatağım Kayboldu!

İvriz’deki ilk günümdü. 5. ve 6. sınıftaki bir çok abi beni derhal bağırlarına basıp korumaya aldılar… Yapmam gereken her türlü iş için bana yol gösterip, yardımcı oldular. Özellikle Bozkır’lı olanlar…
Bunun ana nedeni ben Okul’a girmezden bir yıl evvel Okul’dan mezun olmuş bulunan Kemal GÖKER Abi idi. Kemal Abi Köyümüzün Rahmetli Eğitmeni Abdurrahman GÖKER’in küçük oğluydu.  Okulda Öğrenci teşkilatının başkanlığını yapmıştı ve büyük sınıflar arasında hala sevilip sayılıyordu. Benim de Yelbeyi’li olduğumu öğrenince bana; “Kemal Abi’nin köylüsüymüş!” diyerek yürekten sahiplendiler…
Küçücük maskot gibi bir şeydim de zaten. Bakımsız ve sıska bir şey… Beden Eğitimi derslerinde yaptığımız boy sıralamalarında hep en sonlarda olurdum. Aslında bu durumdan pek hoşlanmasam da, aldırmazdım yine de. Eh ben de büyürdüm her halde...?! Gerçi bunu kendi bakımsızlığımdan falan sansam da meğer yaşım da küçükmüş bir çoğundan da…  Öyle ya; 2 yaş büyütüp de girmiştim zaten Okul’a!
Yine de mazeret üretmeyelim…

Bugün gibi hatırlıyorum; Osman Abi vardı, Dere’li… Bozkır’ın Dere Köyü’nden (şimdilerdeki Kasabasından). Osman Abi Öğrenci Başkanıydı o hafta. 6. sınıftaydı. Kısa tıknazdı ama tam bir çetin cevizdi. Sevecen, yürekli, çalışkan ve cesurdu. Öyle kuru gürültüye pabuç bırakacak cinsten değildi. Hatta birkaç kez kavga ederken gördüm O’nu da: karşısındaki tek hareketle tıstırıyordu vallahi!
Kendisi öğrenci başkanı ya? Elimden tutuğu gibi doğruca beni,“İVRİZ” yazısının “İ” harfini oluşturan binalardan birisi konumundaki, Okul Yerleşkesinin kuzeydoğu tarafında bulunan o kış dereciğinin kıyısındaki çarşaf, yastık ve battaniyelerin depolandığı binaya götürdü. Oraya adımı yazdırıp, imzam karşılığında zimmetli olarak, yine oradan bir yastık ve kılıfı, bir yatak çarşafı ile battaniyelerimizi içine koyacağımız nevresimi, birisi renkli, diğer ikisi gri tonlu üç adet battaniyeyi teslim aldık.
Doğruca 1. sınıflara ayrılan yatakhane binasına geldik. Tam da eski idare binasının aşağısındaki yatakhane binasıydı...
Bu binalar iki taraflı kocaman koğuşlar haylindeydi. İki koğuş arasında küçük bir giriş, ve girişin karşısında lavabolarla dipten sola girişte tuvaletler vardı. Koğuşların girişi ise küçük girişlerin sağında ve solunda idi. Batı ve doğu yönlerinde…
Bu her bir koğuş, hatırladığım kadarıyla 70 civarında öğrenci alıyordu. Bizim 1-C şubesi de dahil olmak üzeri sanırım tüm birinci sınıflar aynı çatı altındaki iki koğuşta idik. Sıkış tepiştik çünkü. Öyle ya: O yıl 1. sınıflar 4 ayrı şubeden oluşmaktaydı. Yatılı olanların toplamı 150 kişiydi. Daha sonra Varto depreminden gelen çocuklarla birlikte sanırım yatılı arkadaş sayımız 170’i bulmuştu.

Yatakhanelerimizde iki katlı ranzalar kullanıyorduk. Ancak bir birinden ayrılabilen tarzda idiler… altlar ve üsler vardı birbirinden ayrı ayrı ve ancak birleştirmeli kullanılıyordu. Battaniye, çarşaf ve nevresimler bizlere zimmetlense de ranzalarla yataklar zimmetlenmezdi. Dolayısıyla her ranzanın kendi yatağı, kendi üzerindeydi.

Osman Abi ile bizim 1-C Şubesinin yatacak olduğu koğuşa geldiğimizde tüm yatakların dolu olduğunu gördük. Sadece tek katlı bir ranza boştu. Sola, yani doğu istikametindeki koğuşun kapısından girişimize göre sol dipteki pencere kenarında ve en önde duruyordu. Üst kat olmaya uygun bir ranza idi. İşte o ranzayı getirdiğimiz çarşaf, yaştık ve battaniyelerle yukarıda anlattığım biçimde düzenledik.
Giriş duvarındaki çelik dolaplardan birisine de günlük kullanacağımız giyecek türü eşyalarımı yerleştirdik. Üzerindeki uygun yere adımı yazdık. Daha önce kantinden almış olduğum bir asma kilitle de kilitledik. Anahtarı cebime aldım oradan ayrıldık. Osman Abi başka işleri için gitti. Onun işi çoktu. O, o hafta için öğrenci başkanıydı ve yardımcılarıyla bu tür işlere koşmalıydı. Ben de sanırım az dolaşmaya çıktım. Şöyle akşam yemeğini kadar falan yani… Hem çevreyi tanımaya, hem de yeni arkadaşlarla tanışmaya…
Gerçi akşam yemeğinin saati yakındı. Yine de fazla zaman geçmedi; yatakhaneye döndüm ki, bir de ne göreyim? Benim yatağın yerinde yeller esiyor…?! Ben de bir telaş ki sormayın! “Eyvah…! Yatak yok!”  
Bu hikayenin devamını az ileriye bırakalım da  yatakhanelerimizi biraz daha anlatalım ve devamındaki gelişmeleri değerlendirelim.



a- Soğuklarla Rüzgârlar:

Bu yatakhanelerde “Yangın çıkar!” korkusuyla soba kullanılmazdı. O gri battaniyeleri ikiye katlar üst üste koyarak 4 kat olmuş halde nevresimin içine güzelce yerleştirirdik. Bunu da çarşafla sarıp sarmaladığımız yatağımızın ayak ucunun atına nevresimin alt kısmını iyi kıstıracak yatağın üzerine sererdik. En üstten de üçüncü ve renkli battaniyeyi tek katlı olarak örterdik. Ancak bu battaniyeyi örtmekle kalmaz, yastık tarafı açık kalmak kaydıyla .yatağı üç taraftan sarmala alırdık. Bu üç kenarını yatağın altına iyice kıstırır, üzerimizin açılmasını ve içeriye soğuk girmesini böylece engellerdik. Özellikle uzun süren o eski soğuk kış günlerinde… 
Hele o Bolkar Dağı’ndan durmamacasına, Okul’un üstüne, üstüne esen o fırtınalı günlerde. Hem de karın yerden alınıp suratımıza çarpıldığı, binaların kiremitlerinin bir bir atıldığı o günlerde.  Ki böylesi günlerimiz oldukça fazlaydı.
Okul para bulamaz mı neydi bilemiyorum!? Ancak yatakhanelerin camları bazen kırık olur aylarca değiştirilmezdi. Ha keza kapılar da öyle… Ve o rüzgar yatakhanelerin içinde de eserdi. Kapı ve pencere kenarlarındaki yatakların üzerlerinde, fırtınanın savurduğu birkaç parmak kar bulunduğunu ve oralarda yatan çocukların bunları yere çırptıktan sonra battaniyelerinin altına girdiklerini iyi biliyorum.
Bereket ki soğuk nedeniyle bu karlar erimemiş olurlardı. Bizler yine de üşümezdik. Zaten gelirken soğuktan gelmiş olurduk. Anlattığım ve kat kat battaniyelerin altını ısıttık mı iş tamamdı. İçeriye soğuk asla giremezdi çünkü.
Öyle desem de inanmayın sakın! Bayram tatili vs. günlerde ailesinin maddi durumu iyi yahut memleketi yakın olanların izne gidip de yatakhanede yatan öğrencilerin seyreldiği o soğuk gecelerde bırakın onların battaniyelerini, yataklarını bile çekerdik üzerimize…
Hele o kırık cam kenarları ile kapı önleri yok mu…? Sormayın gitsin…?!
Karamanlı, bizim Rıza YEŞİLDAL vardı da…? Senelerin birinde kapı ağzına yakın yatakta yatardı. Kışları hiç ısınamazdı. Yasak olmasına rağmen vallahi, yanında bir yorgan getirmişti; onu da örterdi üzerine…. Gizli, gizli hem de…
Şikayet edecektim ama acıdım; bakma sen!
Bu son cümlem kesinlikle bir espridir. Sakın ciddiye almayın! Çünkü öğrenciler arasında en sevimsiz huy ispiyon etmekti. Ve hayatımız öylece gelip geçti… Kimseyi ispiyonlamadık vallahi!

Uzun geçen kış günlerinde durum anlattığım gibi olsa da, güz ve bahar aylarında bu kapılarla, pencerelerin açık veya çamlarının kırık olması çok güzel oluyordu doğrusu… 
Yine de öyle dediğime bakmayın siz! Yeni binada (derslik) kalorifer vardı fersiz de olsa  ama yine de ne soğuklar çektik Ora’da bilemezsiniz. Aklımda kalan en önemli şeylerden birisi, “ne kadar da çok üşüdüğümüz” hakkındadır. “Şu Okul bir bitse de, soğuk acısı çekmekten kurtulsak…!” diye rahatlık özlemi duyduğumuz günler çok oldu. Öyle ki, “Hiçbir şey için olanak bulamasam da soğuğa karşı bulacaktım” mutlaka. “O okul bir bitse…! Kesinlikle üşümeyecektim hayatta.” Bu tarz duygu ve düşünceleri fazlaca aklımdan geçirdiğim, hararetle düşündüğüm, istediğim ve özlediğim günler gerçekten çok oldu o soğuk ve fırtınalı İvriz günlerinde. “Hayatta üşümem buradan kurtulursam…” dediklerimi gayet iyi hatırlıyorum. Sıcak günlerin hayallerini kurduğumu…
Hatta bir keresinde, bir ikindi vakti, derslerin sonu ile 1. akşam etüdünün arasında; bizlerden iki sınıf ileride okuyan, Bozkır Kınık Köyü’nden Rahmetli Mustafa ALTINBAŞ’ı gördüm oralarda da, “ne kadar çok üşüdüğümü” söyledim O’na. Meğer aynı benim gibiydi O da!
“Gel” dedi bana. “Isınacağımız bir yerlere götüreyim seni de  orada ısınalım mümkün olduğunca.” Sevinerek peşine düştüm. Gide, gide; Turgut ÇIMRIN’ın yıktığı eski yemekhaneye vardık. Hani şu Basketbol sahasının da içinde bulunduğu ve sair spor aktivitelerinin yapıldığı açık spor alanının batısındaki idare binasıyla bitişik olan eski yemekhane. Altı tabldot, mutfak, bavul ve bulaşıkhane. İşte oraya gittik. Meğer yemekhane duvarlarının birin içinden alt kattaki mutfağın bacası geçmekteymiş. Eh…! Duvarı birazcık ısıtıyor baca. Doğrusu pek kesmedi beni.; gidermedi üşümemi. Rahmetli sürse de ellerini duvara, “bak sıcacık” diye övse de içimin titremesi geçmedi; geçmedi işte.
Çekilen bu soğukları sanırım hiçbir İvrizli unutmadı. Umarım hayatları boyunca böylesi ve fiziki anlamdaki soğuk ortamlarda da eğleşmedi. Eğleşmesinler de. Nitekim Ora’dan mezun olunca öğretmen olarak gittiğim ilk görev yerim Ağrı Tutak Meter Köyü idi ki -35 derece soğukları gördük Ora’da lakin yine de İvriz’deki kadar üşümedim. Gazyağıyla tezek yaktım; üşümedim.

Hele o rüzgâr yok mu rüzgar…?! Öyle bir eserdi ki Bolkar Dağı’nın tepelerinden koptuğu gibi doğruca bizi bulan o deli rüzgâr. Neredeyse gitmemiz olanaksız olurdu rüzgâra karşı ve katar savururdu önüne bizi. Mübalağa etmiyorum; çatılara çakılan çivilere tel ile sağlamca bağlanmış kiremitlerimizi bile söker atardı yerinden. Dikkatli olmalıydınız girip çıkarken binalarımıza. Hatta bu nedenle Yeni Bina’nın (Derslik) çatısını çinko yapmışlar da söküp atmıştı rüzgâr o çatıyı. Götürüp gitmişti çatı malzemelerini 3-5 km. ötelerdeki köylere, Çerkezköy, Sarıca ve daha ilerilere doğru.
Ve okul 15 gün tatil edildi bu nedenle.
Hasılı yeni bir yatakhane ve yemekhaneyle kapalı spor lazımdı Okul’a.



b- Okula Yeni Binaların Yapılışı:

Okulun daha sağlıklı bir yatakhane ve yemekhane ile kapalı spor salonuna olan ihtiyaç oldukça açıktı. Öğrenci perişandı mevcut şartlar altında. Kışın sular donuyor, su boruları buzdan patlıyor el yüz yıkamaya dahi su bulamadığımız zamanlar oluyordu. Soguk, soğuk, soğuk…
Bu husustaki öğrenci yakınmaları Saniye ÇIMRIN’a da gelmiş, O’nu fevkalâde üzmüş, konunun çözümü için eşi olan Müdür’e hem ısrar hem ısrar etmiş hem de destek vermişti. Bu hususta bilgim vardır. Çünkü kendisine ne kadar çok üşüdüğümüzü anlatanlardan birisi de bendim. Hatta bazı çocuklar; “Hocam siz bizi yakhaneye yatırıp evlerinize gidince biz burada kalmıyor, dersliklere kaçıyoruz. Orada sıraların üzerinde yatıyoruz kuru kuru. Ne de olsa derslikteki kaloriferin ısısı oluyor derhanelerde” demişlerdi. ilgim budur.
Okul Müdürü ise Turgut ÇIMRIN…

Gerçi Bu hususun çözümü için Turgut Müdürümüz bizzat kendisi de çok uğraşmıştır. 

ggggggggggggggggg
eeeeeeeee

yemeğimi hatırlıyorum.
Turgut yemeknhane yıktı yatakhane isztedi.

Ğğğğğğğğ



c- Yatağımı Bulduk!

Ben öyle desem de inanmayın sakın! Bayram tatili vs. günlerde ailesinin maddi durumu iyi yahut memleketi yakın olanların izne gidip de yatakhanede yatan öğrencilerin seyreldiği o soğuk gecelerde bırakın onların battaniyelerini, yataklarını bile çekerdik üzerimize…
Hele o kırık cam kenarları ile kapı önleri yok mu…? Sormayın gitsin…?!
Karamanlı, bizim Rıza YEŞİLDAL vardı da…? Senelerin birinde kapı ağzına yakın yatakta yatardı. Kışları hiç ısınamazdı. Yasak olmasına rağmen vallahi, yanında bir yorgan getirmişti; onu da örterdi üzerine…. Gizli, gizli hem de…
Şikayet edecektim ama acıdım; bakma sen!
Bu bir espriydi.
Çünkü öğrenciler arasında en sevimsiz huy ispiyon etmekti. Ve hayatımız öylece gelip geçti… Kimseyi ispiyonlamadık vallahi!

Osman Abi ile bizim "1-C" Şubesinin yatacak olduğu koğuşa geldiğimizde tüm yatakların dolu olduğunu gördük. Sadece tek katlı bir ranza boştu. Sola, yani doğu istikametindeki koğuşun kapısından girişimize göre sol dipteki pencere kenarında ve en önde duruyordu. Üst kat olmaya uygun bir ranza idi. İşte o ranzayı getirdiğimiz çarşaf, yaştık ve battaniyelerle yukarıda anlattığım biçimde düzenledik.
Giriş duvarındaki çelik dolaplardan birisine de günlük kullanacağımız giyecek türü eşyalarımı yerleştirdik. Üzerindeki uygun yere adımı yazdık. Daha önce kantinden almış olduğum bir asma kilitle de kilitledik. Anahtarı cebime aldım oradan ayrıldık. Osman Abi başka işleri için gitti. Onun işi çoktu. O, o hafta için öğrenci başkanıydı ve yardımcılarıyla bu tür işlere koşmalıydı. Ben de sanırım az dolaşmaya çıktım. Şöyle akşam yemeğini kadar falan yani… Hem çevreyi tanımaya, hem de yeni arkadaşlarla tanışmaya…
Gerçi akşam yemeğinin saati yakındı. Yine de fazla zaman geçmedi; yatakhaneye döndüm ki, bir de ne göreyim? Benim yatağın yerinde yeller esiyor…?! Ben de bir telaş ki sormayın! “Eyvah…! Yatak yok!”   
“Eh; olsun…!? Yine de Osman Abim var! Hem de koskocaman Öğrenci Başkanı” doğruca koştum O’na! Durumu anlattım bir güzel! O’da telaşlandı!
“Nasıl olur!?” diyerek heyecanlandı.
Doğruca yatakhaneye geldik. Evet; eşya dolabım yerli yerinde olsa da yatağım yoktu yerinde. Üstelik ranzasıyla birlikte. Bizimki gibi tek katlı olanı da yoktu artık ranzaların. Yatakhanede ranza, yani yataklı ve hazırlanmış ranza sayısı da artmıştı. Dolayısıyla bir türlü bulamıyorduk benim yatağı da, ranzayı da… Zaten hepsi de birbirine benziyordu.
Karşı koğuşa da baktık; yoktu…?! Bir, bir aradık iki koğuşta da yatağı ama bulamadık. Yer yarılmış da altına girmişti yatak! Hem de ranzasıyla birlikte; uçmuştu adeta…! Zaten yataklar üzerine örtülmüş olan renkli battaniyelerin birçoğu da birbirlerine benziyordu. Hasılı bulamadık yatağı bir türlü…
Aldı mı ikimizi de bir telaş… Öyle ya, koca yatak yok ortada. Üstelik zimmetli üzerime… Yeni battaniye ve çarşaf alma olanağımız da yok yani.
Kime sorduysak bulamadık. Derken durumu nöbetçi Öğretmenlere aksettirdik. Onlar da Nöbetçi İdareci olan Öğretmene…
Bu günkü gibi hatırlıyorum; nöbetçi idareci, okulun ağır topu Öğretmen ve idarecilerinden  o zamanki Eğitim Şefi Rahmetli Mustafa KARATAŞ Hocamdı.
Duruma o da şaşırdı. Kendi elleriyle beni yatakhanede gezdirdi. İzleyen de çoktu tabii. Yine  bir türlü yatağımı bulamadım. Pes yani… Salak pozisyonuna düşmüştüm. Gerçi bu yönüm zaten vardır ama her neyse…
Eh; KARATAŞ da bulamadı.
Ama bulunmalıydı.
Tuttu, 1. sınıfları yatakhane önünde içtima etti. Ve herkesi kendi yatağının başına yolladı. Evet; bizim koğuşta her bir yatak sahiplenildi tek tek… Bir tek yatak kaldı sadece sahipsiz. O da benim tek katlı ranzanın bulunduğu yerin sırasında, en diplerde ve üst katta bir ranza idi. İşte o ranzadaki yatak sahipsizdi.
KARATAŞ, “Bak bakalım bu yatak senin mi?” diye sordu bana!
Vallahi o an uyanıklığım tutu işte…
Aslında üzerindeki renkli battaniye benimki değildi kesinlikle. Yani benim değildi o yatak. Amma; “Benim değil!” desem hiç olmayacak! Öyle ya; öyle desem o yatak kimin olacak? Hem benim halim ne olacak? Sahiplen gitsin, onca şahidin huzurunda…! Alnında mı yazıyor sanki o yatağın da…? Sahipsiz işte… Kim bilir senin yatak da kim de…? Bu yatak senin olsa ne fark edecek de…? Üstelik bu yatağın üzerinde bulunduğu ranza eskisine göre daha sağlam yerdeydi. Uçması kaçması kolay değildi yani. Derhal atladım bende!
“Evet hocam,” dedim; “işte bu yatak benim!”
Doğrusu herkes çok rahatladı. Özellikle de ben!
Benim olmasa bile benimdi artık! Alnında mı yazıyordu mübareğin... Hem anladım ki herkes rasgele sahiplenmişti zaten yatakları…
Herkes rahatladı. Rahatladı ama yine de KARATAŞ kafama doğru güzel bir tokat savurdu. Lakin eğiliverdim;  tutturamadı.  “Ulan yatağını bile bulamıyorsun!” dedi: çekilip gitti!

Düşünüyorum da: “Sen nasıl buldun be Hocam!? Baksan ya: Onca öğrenciyi içtima edecek güç var mı ki bende?! Üstelik Öğrenci Başkanı bile bulamadı! Hem nereden bileyim ben yatakhaneyi yeniden düzenleyenleri? Düzenlediklerini de, benim ranzayı ne ettiklerini de…?”
 “İlk günün karmaşası” diyelim; Diyelim ama Mustafa KARATAŞ Öğretmenimizin kimlik ve kişiliği ile mesleki yaklaşım tarzında da bahsedelim biraz olsun!



B- “Okul’un Ağır Topu” Mustafa KARATAŞ

Aslında Hocam bizim şubenin hiçbir dersine girmedi. Durum karşısında kendisini daha detaylı gözlemleme olanağım olmadı. Bu husus daha ziyade genel ortamlarda yaptığım gözlem, tanığı olduğum anı ve edindiğim bilgiler düzeyinde kaldı. Ne var ki kendisi Okul açısından  oldukça önemli bir kişilikti. Hepimizin ve hatta ülke geleceğine şu yada bu şekilde, olumlu veya olumsuz biçimde etki etmişti. Sonuç olarak da Kendileri Ahirete intikal etmiş olmakla birlikte topluma mal olmuş bir kişilikti. Dolayısıyla işin bu yönünü hepimizi ilgilendirmekteydi. Durum bu olunca hakkında bahsetmemek olmazdı. Bunu yaparken mümkün olduğunca objektiflik elden bırakmamalıydı. Öyle olunca düşündüm de paragrafın girişinde belirttiğin yetersizliklerin dışında duyuma dayalı bilgilerim de vardı hakkında. Ancak bunların da teyidi gerekiyordu. Daha da önemlisi detaylı ve önyargısız bilgi edinmeye çalışılmalıydı.
Ben de öncelikle ve andığım amaçla kızı Nalân Hanım’a yöneldim. Yöneldim yönelmesine ancak aşağıda takdirlerinize sunduğum yazışmalarla iletişimimiz kesildi. Oysa ben reel gerçekliği arıyordum. Bunu yapabilmek için de bazen sert ve mert sorular yöneltiyordum muhatabıma. Bu işin bir gereğiydi aslında. Nitekim yaptığım sair araştırmalarda da aynı yöntemi izlemiş başarılı neticeler almıştım. Onlarla iletişimim kesilmek bir yana, daha da yakınlaşmıştım. Hem dostluklarına, hem güvenlerine, hem ilgi ve bilgilerine, bu bilgilerdeki derinliklere…. Eh; bu durumda Nalân Hanım’a karşı kendimizi iyi ifade edememiş olmayı tercih edelim yine de. Onun da mazeretleri vardır mutlaka kendince. Ve, yaşanmışlıkların tortuları üzerinde… Ancak bu aşamada itibariyle ve yine de… Ülkemiz insanlarından bazılarının yıllardır üzerlerinden atamadıkları önyargılı yaklaşımlara işaret edelim ayrıca.


a- KARATAŞ Hakkında Bilgi Toplayışım
Durum bu olunca bir sosyal paylaşım sitesinden aşağıdaki yazışmaları yaptım önce. Yaptım yamasına ama özellikle Nalân Hanımla aramızda oluşan bir kırgınlığa meydan verdim. Buna rağmen, aşağıdaki yazılar oldukça aydınlatıcıdır. Objektiflik adına bu yazışmaları takdirmlerinize aktarıyorum burada.
Mehmet Duran: Nalan Hocam merhaba!
Uygun bir zamanınızda ve ancak mümkün olduğunca erken olacak biçimde sizden bazı bilgiler almak arzu ederim mümkün olursa.
-Müdür Hasan DEMİROĞLU ve beraberinde Rahmetli Babanız, 2 resim ve 1 edebiyat Öğretmeninin okuldan naklinin yapılmasına, Rahmetli Hocamın Sivrihisar'a nakline neden olan olaylar;
-Rahmetli Hocamın Hasan DEMİROĞLU ile olan ilişkilerinin nitelik, nicelik, içerik ve boyutu?
-Sivrihisar’a gittikten sonraki mahkeme ve yaşamınıza dair safahat?
-Öncelikle yukarıdaki son soru olmak üzeri Rahmetli Turgut ÇIMRIN ile olan ilişkileri, bunların nitelik ve nicelikleri…? İşin bu yönü itibariyle gerek bu zorunlu atama öncesinde, gerek yargı, gerekse İvriz’de kesişen çalışmaları aşamasındakiler?
-Boykot aşamasındaki tutumu ve bu tutumu ile okuldan tekrar ayrılma zorunda kalmasının bağlantıları...?
-Hocam Mustafa KARATAŞ’ın dindar bir hayata dönüş yaptığının doğruluk derecesi ve bu konudaki gelişmeler? (kendi iç dünyasında ve bunun dışa vurumunda...)
 -Başkaca vermek arzu edeceğiniz bilgiler?
Not: Sorularım tamamen bilgilenip aydınlanmaya yapmakta olduğum çalışmayla ilgili olarak vereceğiniz bilgilerden yararlanmaya dönüktür.
Nalan Karataş Ceyhan: Sayın Mehmet Duran! Umarım yeni bir bilgisayar kazasına uğramadan sorularınızın cevabını gönderebilirim.
Birincisi (ve) babamın yaşam tarzı ile ilgili sorunuz: Mustafa Karataş ömrünün sonuna kadar kuvvayı milliye (Kuvve-i Milliye) ruhuna bağlı yaşadı. Köy Enstitüsü felsefesinin yılmaz bir savunucusu idi. Onun en değer verdiği konular; laik ve çağdaş cumhuriyetin güzel geleceği, aklın ve bilimin ışığında insanların eğitimi, Atatürk ilke ve devrimlerinin aydınlık yolunda toplumsal kalkınma idi. Ölümüne kadar da bu konuları EREĞLİ Gazetesi’nde, Çağdaş Eğitim, ABC vb. dergilerde yazdığı yazılarıyla savunmaya devam etti. Yaşam tarzında en ufak bir değişiklik ve kırılma yaşanmadı.
Karataş’ın 70 yıllık yaşantısını bilenler ve yazılarını okuyanlar bunu en iyi bilenlerdir. Ancak yazdıklarını okumayanlar, ya da okuma - yazma bilmeyenler elbette ki bir şeyler yakıştırabilirler. Buna yalnızca gülünür. Aksini söyleyenler var ise, bu durum ya bilgisizlikten ya da art niyetten kaynaklanıyor olsa gerek. Belki de, adı Mustafa Karataş olan ve dini içerikli kitaplar yayınlayan bir ilahiyatçı var, onunla karıştırıyor olabilirler.
İkinci konu: “Zorunlu tayin” tanımlaması tamamen yanlış kullanılmış bir tanımlamadır. Karataş zorunlu tayin edilmemiş, bilakis iftiraya karşı durduğu için insafsızca “sürgün” edilmiştir. Öncelikle bu tespitin doğru yapılması gerekir. Sürgün olayı ise; bir mezuniyet gününde, mezun öğrenci velilerine hitaben yaptığı bir konuşmada; ”geçmişte bu (tarz) okullarda kız öğrenciler açısından birçok ahlaksızlığın yaşandığını” söyleyen bir İçişleri Bakanına karşı yaptığı ve öğrenciler ile veliler tarafından coşkuyla alkışlanan bir konuşma nedeniyle olmuştur. Kız öğrencilerinin onurunu kurtarmak adına yaptığı bu konuşmanın ardından, o gün “tel emri” ile ve branşı değiştirilerek Sivrihisar Ortaokuluna sürgün edildi. Belki de bu sürgün, kız öğrencilerini ahlaksızlıkla suçlayanlar için “zorunlu bir tayin” idi. Bunu takdirlerine sunuyorum. Karataş bu olaydan sonra üç kez daha sürgün (ya da zorunlu tayin) edildi ve her seferinde de mahkeme kararıyla İvriz’e döndü.
Babam en sonunda kendi isteğiyle Ulukışla’ya gitti. İvriz’de okuyan 3 çocuğu da okula hakim olan yeni kadronun hışmına uğradı. Hiç birimiz oradan mezun olamadık. Karataş’ı bulamayanlar onun geride kalan masum çocuklarına yönelmişlerdi. Ancak başka okullara naklimizi aldırarak eğitimimizi tamamlayabildik. Bu çocuklardan ben Eğitim Müfettişi ve İl Milli Eğitim Müdürü, diğer kardeşim yine Eğitim Müfettişi ve Bakanlık Şube Müdürü olarak, öteki kardeşlerim de öğretmen olarak yıllarca görev yaptık.
Karataş öldüğünde ise,kendisi ve eşinin üzerinde hiçbir taşınmaz malvarlığına rastlanmadı. Bu bizim için de bir onur oldu.
Hasan Demiroğlu ile aynı düşüncede olmasa dahi çok örnek bir çalışma sergilediler. Ben bunu biliyorum. İkisi de medeni insanlardı; (her ikisine de) Allah rahmet eylesin.
Karataş’ın verilemeyecek bir hesabı yoktu. Hala sorulamamış bir hesabı var idiyse, bunu da en büyük çocuğu olarak, her zaman ben vermeye hazırım.
Şimdilik yazabileceklerim bu kadar. Selamlar…




b- Nalân Hanım’ın Yazdıklarını ve Davranışını Test Ettim.

Yukarıda Sn. Nalân KARATAŞ CEYHAN’In yukarıda bahsini ettiği “Babam en sonunda kendi isteğiyle Ulukışla’ya gitti. İvriz’de okuyan 3 çocuğu da okula hakim olan yeni kadronun hışmına uğradı.” biçimindeki anlatımını, bahsettiği zamandaki Okul Müdürümüz olan Sn. Sn. Nurettin TAMAY’a sordum. Ama dolaylı yoldan. Şunları anlattı bana.
“Esasen ben Mustafa KARATAŞ’ı tanımam. Tanışıklığım yoktur yani. Lakin ben İvriz’e varmazdan önce tayini çıkmışmış. Bizde okuyan çocukları vardı. Nalân falan… Onları ziyarete gelmiş Okul’a. Geldiği zaman bana da uğradı. Müdür odasına yani. Ziyaretime geldi. Bana başarılar diledi. Kendisine karşı gereken ilgiyi gösterip izzet ikramda bulundum. Hatta yönetimsel açıdan önerilerini de aldım; kendimce değerlendirdim.”
Durum karşısında Sn. Nalân KARATAŞ CEYHAN’ın sözlerinin doğruluk derecesini teyit bakımından yeniden sordum!
“Peki Hocam; bu ziyaret esnasında Okul’da öğrencileriniz olan çocukları hakkında da konuştunuz mu? Bir yakınması veya ricası olumu?”
“Kesinlikle olmadığını” söyledi bana. “Lakin” dedi; “şahsı hakkında üçüncü kişilerden olumsuz birçok davranış duydum doğrusu. Fakat bizzat kendi gözümle görüp kulağımla kendisinden sadır olurken duymadığım şeylere itikat bağlamam!”
Eh; takdir sizin efendim. Biz devam edelim. Yukarıdaki Nalân Hanım’a ait bilgiler karşısında verdiğimiz biraz alıngan, biraz da kastını aşan cevabı takdirlerinize sunalım.
Gidip durumu Saniye ÇIMRIN’a da Sordum. Yanımda da bu yazışmaların bir çıktısını götürdüm. Hocam’ı hatırlayanlar ve doğru değerlendirenler bilirler ki son derece mert, mert olduğu kadar da otoriterdir. Prensip sahibidir aynı zamanda. Bunlara uymak konusunda dirayetlidir de ayrıca. Dedikodu mahiyetindeki şeyleri sevmez. Gerçi kendim de sevmem; hattâ dinlemem. Daha da ileriye geçer, bunu karşımda yapanı ihtar ederim. Dinlemezse beni ortamı terk ederim.
Bu satırlar yazıldığı dönemde kendilerinin 86 yaşında olduklarını ancak oldukça dinç ve diri, billur gibi bir dimağ ve hafızaya sahip olduğunu belirtmeliyim. Gözündeki bazı sorunları haricinde de herhangi bir sağlık sorunu yoktur maşallah.
Elinizdeki kitap ile ilgili olarak “KARATAŞ hakkındaki bilgilerini sorunca ben, önce celâllendi Öğretmen’im! Sert bir ifadeyle:  “Beni bu tarz konuşturma Mehmet!”  dedi. “Kesinlikle dedikodu mahiyetindeki şeylerden kendimin de hoşlanmadığımı, böyle bir şeyi sormadığımı ve sormayacağımı” belirttim. Elimdeki bahsini ettiğim bu yazışmaların çıktılarını gösterdim. “Lütfen bunlara bir göz atın! Göz atın derken ben okuyayım siz dinleyin! Malum gözleriniz rahatsız. Ama ne olur dinleyin. Bu yazışmalar KARATAŞ’ın kızı Nalân Hanım ile kendi aramda cereyan etmiştir. Okuyayım ki bir değerlendirin lütfün! Kusurum varsa yahut nerelerdeyse lütfen beni aydınlatın beni” dedim. Bu önerimi kabul etti; başladım okumaya!
Öncelikle kendi sorularımı içeren metni okudum. “Uygun, Makul ve masum” buldu. Söz, Sn. Nalan CEYHAN’ın Babası hakkında dinsel kitapla ilgili sözlerine gelince dayanamayıp öfkelendi ve müdahalede bulundu.
“Sorsaydın madem; ppppppppppp. Üstelik ilişkilerimiz daha  sonra da sürmüştür.”
Sözlerini kesmedim; devam etti:
“Biz Karataş’a ne kadar yardımcı olduk oysa.
izin istedim okumaya devam ettim.
Söz Sn. CEYHAN’a ait “Karataş öldüğünde ise,kendisi ve eşinin üzerinde hiçbir taşınmaz malvarlığına rastlanmadı. Bu bizim için de bir onur oldu. 
Hasan Demiroğlu ile aynı düşüncede olmasa dahi çok örnek bir çalışma sergilediler. Ben bunu biliyorum. İkisi de medeni insanlardı; (her ikisine de) Allah rahmet eylesin.
Karataş’ın verilemeyecek bir hesabı yoktu. Hala sorulamamış bir hesabı var idiyse, bunu da en büyük çocuğu olarak, her zaman ben vermeye hazırım!” biçimindeki ifadelerine gelince hepten heyheylendi.
“Peki! Sor bakalım O’na?



c- Yazışmaları Aktarmaya Devam Edelim:



Mehmet Duran: Değerli Hocam!
Hemen belirteyim ki; size sorduğum şeyleri cevaplamakta lütfen acele etmeyiniz.
İlk mesajımda da belirttiğim üzere bu soruları sormaktaki temel amacım hazırlamakta olduğum "İvriz'de Okudum" adını vermeyi düşündüğüm kitaptır. Hocam Rahmetli olduğuna göre bu konuda birinci elden bilgi alabileceğim ilk kişi elbet sizsiniz! Dolayısıyla doğrudan size yönelmiş bulunuyorum. Kaldı kı şahsımın hesap sormak gibi bir densizliği olamaz. Malum olduğu üzere; Hocamın hesabı Allah’a intikal etmiştir. Umut etmekteyim ki mekanı cennettir. Ve olsun inşallah! Ve hepimizi orada kavuştursun!
Kişiliğimi tanımıyorsunuz; ben de sizin... Dolayısıyla aşağıda yazacaklarımı da önemle itibara almanızı beklemekteyim.
Söyleyeceklerimle sorularımı doğrudan muhatabıma üstelik de en net biçimde yönelten bir kişiliğim vardır. Art niyetim, gizlim saklım olmaz. Bu sözleri kendim için söylerken "başka insanlar bunun aksidir" gibi bir düşünce ise kesinlikle şahsi ahlâk ölçülerimin dışındadır. Böyle bir davranışı kesinlikle edep dışı bulurum. Durum bu olunca; zan ile hareket etmekten elimden geldiğince kaçınırım.
Kişinin bilmediği bir konuda bilgilenmek istemesi sanırım uygun davranıştır.
Yazdıklarınızdan sezinlediğim bazı hususlar vardır. Ancak bunları makul ve olağan buluyorum. Bahsini ettiğim bu sezinlemelere göre ve yanılma payımı kabullenmekle birlikte:
Rahmetli Hocam hakkında art niyet güdenlerle şahsımı eşleyen cümleleriniz var gibi geldi bana. Bu konuda lütfen beni ayrık tutunuz. Bilmiyorsam art niyetlilerle birlikte olmam ve onlarla eşlenen bir cümleye muhatap kalmam gerekmezdi. Buna bağlı olarak belirtmek isterim ki Babanızı (Hocamı) ve yazılarını çok iyi takip edip, bilmek durumunda ve zorunda da değildim. Hayat gailesidir bu! Belirli bir mücadeleyi hepimiz yapmak durumundaydık. Zannedersem, sizlerden çok daha çetin bir mücadelesiydi bizlerinki. Bunu yaparak yürümek durumunda kalanlardan birisi de işte karşınızdaki bu fakirdir. Durum şu ki ben İvriz'den mezun olduktan sonra sürekli olarak Konya dışında kaldım. Dolayısıyla ve hocam hakkında bilmiyorsam bazı şeyleri; bilememem doğaldır. Ne var ki öğrenmek adına net olarak soruyorum...?! Mertçe; art niyetsiz ve dürüstçe...!
Durum bu olunca lütfen beni de babanızı savunacağınız kişilerin arasındaymışım gibi kategorize etmeyiniz. Yazdıklarınızda bunların kokusu var. Bu türlü yaklaşımları şiddetle reddediyorum.
"Zorunlu nakil!" tanımlamasına gelince: O tanımlama tamamen şahsıma aittir. Kendisinin isteğiyle gitmediğini ifade etmek içindir. Yoksa, algıladığınız gibi; bu "sürgünü" hak ettiğini ifade etmek aklıma bile gelmedi. Düşünmedim; düşünmem de! Tam aksine "Sürgün" kelimesini Hocama yakıştıramamış olmamdan dolayı nezaket ifadesi olarak ve maksadımı anlatabilmek adına tercih ettim o tanımlamayı oysa. Ancak sizler "sürgün edildi" demişliğimden daha onur duyacaksanız öyle diyeyim o zaman! Bu durumda sorularıma 2 soru daha eklemek lüzum etti:
1- Hocam niçin sizleri İvriz'de bırakarak kendi isteğiyle nakil talep etmiş ve sizi bahsettiğiniz kişilerin baskısına muhatap bırakmış oldu? bunun mantığını anlaşılır şekilde izah eder misiniz? Hiç insan çocuklarını böylesi bir zorlukla bırakır da istekle nakil olur mu?
Konuya dair olarak aynı hususlarda Sn. KARATAŞ’ın Turgut ÇIMRIN'dan yardım isteyip istemediğini, tam da bahsini ettiğiniz aşama itibariyle Babanızın Rahmetli ÇIMRIN ile olan gerek ailecek, gerekse şahsi mahiyetteki ilişkilerini, ÇIMRIN’ın babanıza dair tutumu ile yönetsel tarzını, ideolojik yapısı ve mesleki yeterlilik yönlerini de öğrenmek isterim bilebildiğiniz kadarıyla. Yine Babanızın Boykottaki tavrı, tarzı, tutumu ve varsa ilgi ve bağlantısı ile bunların nitelik, nicelik ve boyutlarını da…
2- Bizim Köyden 1958 yılında Kemal GÖKER, ancak O'ndan 8 yıl sonra sadece ben, benden sonra da ancak 25 yıl sonra bir yeğenim girebilme olanağı bulurken İvriz'e, nasıl oldu da Zengen Köyü İlkokulu mezunu çocuklarının büyük bir çoğunluğu, hele hele "KARATAŞ" soyadını taşıyanların hemen hemen hepsi girebildiler Ora'ya? Bizim köylüler mi çok akılsızdı yoksa bahsini ettiklerim mi çok akıllı idi.
Sorularım samimidir; lütfen böylece ele alın... Bu soruyu konunun geldiği yer itibariyle soruyorum. Devamla ve önemle belirtmek isterim ki ayrıca; Milli eğitim Müdürlüğü yapmış olmanız nedeniyle yürekten kutluyorum sizi. Bilmiyordum; müşerref oldum! Ancak biliniz ki: Bizim arkamızda da bir "KARATAŞ" olsa idi, kim bilir belki biz de sizlere bakanlık yapmış olabilirdik. Ancak durumumuzla ne övünüyor ne de yeriniyoruz. Kendi kimlik ve kişiliğimizi bu tarz şeylerle izah etmiyoruz. Etmekten de şiddetle imtina ediyoruz. Bu hususu İvriz’in o yüce ruhundan edinebildiğimiz o küçücük ve süfli ruhla kazanmaya çabaladığımızı da itiraf ve beyan ediyoruz.
Rahmetli Hocamın son dönemlerindeki yaşam tarzı konusundaki soruma gelince:
"Hacca gittiğini, beş vakit namaza başladığını" duydum. Kulağıma gelen doğru ise (ki bilmiyorum) kendilerinin bu yönde samimi oldukları kanısındayım. Kaldı ki benim bilinç durumuma göre bir“dindar” olmaklıkla birlikte, devletin lâik yapıda bulunmasının gereğine inanmak ve ona göre davranmak birbirlerine karşıt ve birbirleriyle çelişen hususlar değildirler. Şahsen kendimi her zaman “dindar” olarak tanımladım. Bundan onur duyuyorum. Ne var ki farklı konumda olanları asla yadsıyıp dışlamadım. Demek isterim ki Hocam hakkındaki ve bu alandaki sorumu da dahi tamamen art niyetsiz ve güzel düşüncelerle sormuştum.
Şahsen “Demokratlık, halkçılık, solculuk, sosyal demokratlık, Atatürkçülük, laiklik ve benzerleri” konusuna gelince; bu vasıfları, kendimize herkesten fazla yakıştırıyoruz. Ne var ki bazı kendini bilmezler, "faşist" yada "yobaz" benzeri şeylerle tanımlayabilmektedirler bizi. Lütfen bu tarz insanlardan olmayınız hakkımızda. Ha keza onlar; "bıraktığımız yerde otlayanlar" cümlesine dahil olanlardırlar.
Tekrar,tekrar önem ve ısrarla belirtiyorum ki: İyi niyetli bir çalışma yürütüyorum ben! Bu çalışmaya katkı vermenizi de aynı önem ve aynı ısrarla bekliyorum. Şu kadar ki; iyi niyet ve objektiflik içinde… Hamasi değil... Bu beklentim sizin için bir savunma olmadığı gibi, benim için de bir sorgu değildir. Aksine, ikimizin de üzerine düşen bir görevdir.
Size sorduğum ilişkilerin önemli bir yönü de şunlardır ki:
Turgut ve Saniye ÇIMRIN'ı ailecek nasıl bilirdiniz?
Sizi İvriz’de bırakarak istekle nakili karşısında, sizin muhatap kaldığınız zulmü engellemek için geri dönüş çabası göstermedi mi babanız? Ve bu konuda hiç kimseden yardım falan istemedi mi? Olayların seyri ile yazdıklarınız kafama tam olarak oturmadığı için bunları sormak zorunda kalıyorum! Lütfen anlayışla karşılayınız.
Selam ve saygılarımla...
Rıza Yeşildal: Turgut Bey ve eşi öğrenciyi seven, öğrenci yanlısı yöneticilerdi.Ama yöneticiliğin gereğini yaptılar belki.Ben o dönemde okuma hakkı elinden alınanlardanım. Danıştayın yürütmeyi durdurması ile öğretmen olduk. Daha sonra aleyhimize karar çıktı. Ama bizim hakkımız kazanılmıştı.Öğretmen olmayanlar daha sonraki aflarla öğretmen oldular.
Mehmet Duran: Rıza Arkadaşım merhaba. Sizlerin okuma hakkınızın elinizden alınmasını bırakın bir kenara, sürgünler vs. cezalar yaktı hepimizin yüreğini. Ne var ki aldığımız cezaların Turgut ÇIMRIN ile bir ilgisi olmamak gerektir. Şu açıdan ki: Boykotun başladığı ilk günlerde zaten Turgut Bey'in elinden idare çıkmış bakanlığın eline geçmişti. Aslında Ereğli Sümerbenk misafirhanesindeki bakanlık müfettişlerinin yönetim ve denetimindeydi Okul! Maalesef Rhmetli Trugut Müdürümüzün hiçbir şeye eli eremedi. gözlemimim ve bilgim bu istikamettedir. sonuç olarak alınan cezaların b.u yön itibariyle sorumlusu değildir. Ne var ki yönetsel bir zaafiyet göstermişliği açısınrdan kusurlu olduğunu değerlendiriyorum. Nitekim bilebildiğim kadarıyla İvriz Kendileri’nin ilk ve son idareciliğidir.

Nalan Karataş Ceyhan: Sn. Duran,bu tartışa ile neyi amaçladığınızı anlayamadım.Babam hacca falan gitmedi,çünkü parası yoktu. Ayrıca sizi tanımıyorum.Size "faşist vb" diyenler kimlerse beni ne ilgilendirir?Ben bulunduğum memuriyet görevlerini bir övgü olarak değil,İvriz'de babamdan sonraki itilip kakılmamıza bir karşılık olarak,örnek olarak yazdım.Eğer orada kalmaya devam etseydik,bugün belki de ortaöğrenimimizi dahi yapamamış insanlar olacaktık.Ancak bu yazıyı yazarken gelen yeni notunuzu okuyunca sizin iyiniyetli bilgilenmeden öte sohbeti;hızla sorgulayan ve haddinizi aşan bir düzeye taşımaya başladınız.Ön yargılı ve art niyetli yaklaşımlar için ayıracak zamanım yok. Bu verdiğim bilgileri de hiç bir yerde kullanmanızı men ederim.11 yıl önce ölmüş insanları sorgulamak da size düşmez.Bu cümle iyi niyetli yaklaşımımın ve sizinle olan diyalogumun sonudur.
Mehmet Duran: Sn. Ceyhan! Herhangi bir tartışma yürütmüyorum! Bilgi istedim. Duyduklarımı tashih ve teyit amacıyla
Ben tartışmadım., tartışma çıkarmadım. Tamamen iyi niyet dairesinde sordum. Cevaplarınız esef verici. Adeta sanki Hocam’ın bir yarası varmış da “yarası olan gocunurmuş” misali gereksiz yere daha ilk masum sorularıma  karşı tepki veren ve savunmaya geçen sizsiniz.. Gereksiz savunuya geçişinizi anlayışla ve olağan karşılıyor; sizi anlıyor ve bu savunu halini alışınızın saiklarını kavrayabiliyorum.
Yazdıklarınızdan anlaşıldığı kadarıyla siz atalarınızla böbürleniyor,bundan  kendinize sanki bir paye çıkarmak ister gibi bir tavır sergiliyorsunuz? Ben atalarımla da övünmem ancak tavrınız karşısında belirtmeliyim ve biliniz ki benim atalarım da Anadolu’da  kurulan o, 11 Müdafaa-i Hukuk teşkilatlarından birisi olan Bozkır Şubesinin faal kurucularındandır. aktif üyedir. köyler temsilcisidir.
Beni niçin zorluyorsunuz. Ben de bu ülkenin samimi bir evladı ve bir ivriz’liyim. Yoksa  yasak mıdır benim gibilere…? Sabahki sansür misali yaklaşımlar misali. Yoksa o da mi sizin tekelinizde. Bu Rahmetli Hocama değil bize dönüktür. Yoksa “Hocam falan” da mı dememeliyim. Yoksa “Hoca Camide…!” mi?
Milli Eğitim Müdürlüğü yapan bir eden bir insan sergilediğiniz ve tanımlamak istemediğim  bu tavrı sergiler mi hiç? Böylesine önyargılı olar mu? sorularım nettir. Yoksa cevabı mı yok sizde. Yokluğunu söylemek de bir erdemdir.  Ben kimseyi yargılamadım. Bu hadsizlik bizlere düşmez. Zaten hadsiz de yapmadım. Aleyhime  bar ettiğiniz o söz tamamen kendi vehminizin eseridir."kişi kendinden bilir işi" derler; öyle olmayalım hiçbirimiz.Ben konuya dair bir kitap hazırlıyorum ve insanca bilgi istiyorum.
Beni tanımamanıza gelince. Bu yaklaşım tarzınızla gerekmez zaten! ama şu kadarını bilin ki bileğinin hakkı ile o Okul’la girmiş ve bitirmiş, yanında Allah’tan başkasını bulmayan  bulamayan biriyim. Benim gibi kimse tarafından kayrılmadığım gibi kayrılmaya da talip olmayan biri… Ve sizden daha çok İvriz’liyim! O okulun çilesini şahsınızdan kat be kat fazla çektim ben ve benim gibiler.  İvriz’in bize verdikleriyle ve bizden aldıklarıyla da üstelik.
Naçizane, size olan bu mesajsal yazılarımı dikkatle okumanızdır. Önyargısız olmanızdır. Ezber  bozan sorularımla tavrımı anlamaya çalışmanızdır. Demek ki babanız hacca falan gitmemiş, ben yanlış duymuşum; hepsi bu. Anladığıma göre bu tarz şeylerle ilgisi zaten yoktu olmamış, olmasın bana ne? ama kitabım tabii ki bunları anlatacak! Babanızın nasıl bir devrimci olduğunu da anlatacak elbet.  Lakin bu durumda kendi bildiklerimle sınırlı kalacak; üzgünüm. Tavrınızı değiştireceğinizi umuyorum.
Kimseye iftira atmadım. atmamda. Bunu istemiyorum da! Sadece doğru bilgiye erişmek istiyorum. Bu amaçla doğru kaynaktan araştırma yapıyorum.lütfen doğru Görevinizi yapınız.  Aksi halde yazacaklarımın neler olacağına siz değil ben karar vereceğim doğal olarak. Bir uygunsuzluk görürseniz mahkemeler oradadır.Beni yazacaklarımdan men edemezsiniz? Doğru bildiğimin arkasından kimse döndüremez beni. Ancak bine de ben; sizleri olumlu tavra döneceğinizi ummaktayım
Ayrıca be babanızı yargılamıyorum; yargılamadım, yargılamam da… Mutlaka okuduğunuzu anlıyor olmalısınız! Öyleyse dikkatle tekrar okuyunuz.
Size sorduğum sorulardan daha sert ve çetin olanları Saniye ÇIMRIN ve Nurettin TAMAY’a sordum. Ne var ki sizin tavrınız gibi olmadı onlarınki. Sorularıma makul cevap veremeseler de hakkımı buralardaki boşlu ve izah edilmezliği kabul ettiler sözlerimi tasdik ile hakkımı teslim ettiler. Siz ise aleyhime derhal önyargı, sansür, dışlama ve cepheleşme ile çıktınız. Ne için?
Sorularım ağır mı geldi yoksa? Verebileceğiniz cevap mı yok. Hani, ”Babanız büyük evladı olarak en öndeki savunucusu” idiniz; ne oldu? Cevabınız beni susturmaya kalmak mı olmalıydı. İletişim kesmek mi; yoksa doğrularınız neyse anlatmak mı…?
Ben sizin vermekten imtina ettiğiniz bilgileri başka kişilerden aldım ve almaktayım. Akıllı bir insan meydanı boş bırakmaz. Böylesine net davranan bir kişiye bu tarz tavır sergilemez ama takdir elbet yine sizindir.
Mehmet Duran: Sn. Ceyhan! Konularım hakkında bana bilgi verip vermemek elbet kendi ihtiyarınızdadır. Kişi meşrebine uyanı yapar; benim ve sizin gibi. Ancak biliniz ki, öğrenmek istediklerimi fazlasıyla öğrendim sizin anlatım, tutum, tarz ve yaklaşımlarınızdan! Rahmetli Mustafa KARATAŞ babanız olabilir ancak bizlerin de Öğretmenidirler. Geleceğimizin şekillenmesinde olumlu veya olumsuz etkileri mutlaktır.Durum bu olunca  O bize de aittir aynı zamanda. Sonuç olarak işin bu yönü topluma mal olmuş bir konu, şahsınızdan çıkmıştır. Dolayısıyla bahsettiğim bu alanda “haddini bilmesi” gerekenin ben değil asıl şahsınızdır. Ve; yazacaklarımın neler olacağını sınırlandırmaya ve bene men’e, kimliğimi sorgulamaya vb. olumsuz tavırlara tevessül etmeye kalkışmaktan asıl ben men ederim sizi! Mustafa KARATAŞ’ın büyük çocuğu ve kızı, neresi olduğunu halen bilmediğim Falanca yerin Milli Eğitim Müdürü olmak bu hakları tanımaz size… 
Objektif, makul ve  uygun açıklamalar yapacaksanız sosyal ve bireysel etik değerlerim adına bunları, halka ait olan o  harmanda kullanacağım. Aksi halde yukarıda da belirttiğim gibi beni oldukça fazla aydınlattınız. Durum karşısında, bu mesaj da, son rahatsız edişimdir şahsınızı benim!.
Sn. Ceyhan! Beni Face'deki şahsi arkadaşlıktan yasaklamanızı anlıyorum. Durum kişiseldir ve olabilir. Ne var beni (İVRİZLİLER) grubundan çıkarmaya kesinlikle hakkınız yok. Burası şahsi çiftliğiniz değil. Nezaket gösterip bunları özelden yazdım oysa, Siz ise sürekli sansürcü (demokrat(!)) tavrınızı sürdürüyorsunuz! Bu tarz bir kişilikle ben de arkadaşlık yapmak istemem. Ne var ki sizin tarzınız tarzım değil. …Lütfen…!
NOT: Tüm yazışmalarımızın belge olarak saklandığını bilmenizi de isterim.
Bu yazılardan sonra, İVRİZLİLER Facebook grubunun kurucusu olan Sn. Ceyhan’ın kocası tarafında bu gruba yönetici yapılanlardan biri olan, Konya Ilgın’da Avukatlık yapan ve hem İvriz’den, hem de Ankara Hukuk Fakültesi’nden devre arkadaşım olan Av. Hüsnü YILDIRIMER’i aradım. Durumu izah ettim. Sansürcü kafaların netice alamayacaklarını belirterek, beni gruba yeniden eklemesini istirham ettim.
Deniz Kurt: Hariçten gazel okumak gibi olmasın ama özür dileyerek bir kaç kelam etmek isterim... Mustafa Karataş ailesinin son 30 yılına yakından tanıklık etmiş olmaktan hep mutluluk duymuşumdur. Rahmetli Karataş Hoca'nın son dönemlerine de tanık oldum... İnsan her duyduğuna inanmamalı, insanlar geçmişi eğer anı anına kaydetmemişlerse anımsarken asla objektif ve bilimsel olamazlar... Şunu söylemeliyim ki ölümün yakışmadığı nadir insanlardandı Mustafa Karataş... Ereğli tarihinden şerefli bir iz bırakarak bu dünyadan göçüp gitti... Adam gibi yaşadı adam gibi öldü... Fazlası laf-ı güzaf!!
 Mehmet Karataş: Mehmet Bey,Zengen'le kendi Köyünü kıyaslayarak ortaya koyduğun düşünce,çok maksatlı ve incitici.Rahmetli Amca'yı ve bir çoğu 60'lı yaşlarında olan insanları töhmet altında bırakıyorsunuz.Buna hakkınız ve yetkiniz yok.Bunları hangi ruh haliyle yazdığınızı merak ediyorum.O uzunca sayılabilecek periyotta İvriz'de okuyan Zengenlilerin sayısı 20'nin biraz üzerinde Karataş'ların sayısı da 4'tür.Bunları isim isim yazabilirim ama buna gerek duymuyorum.Kendi çocukları zaten gündüzlü okudular.Yatılı olarak giren sadece 3'tür.Zengen 1937 yılında okulla tanışan,O dönemde yatılı okul sınavları için hazırlık kurslarının düzenlendiği büyük bir beldedir.Bugün 500'ün üniversite mezunu vardır.Bu 20 civarındaki öğrencinin 2 tanesi Yüksek öğretmene gitmiş,İvriz tarihinin en başarılı öğrencilerindendir.Yine 2 tanesi Çapa müzik bölümüne gönerilmişlerdir.Taşkalenin, Beyşehir,Seydişehir'in bazı köy ve kasabalarından giren öğrenci sayıları Zengen'den daha fazladır.50 Yıl öncesini bugün yargılıyor olmanız,hangi vehimledir,anlamakta güçlük çekiyorum.Kitap yazabilirsiniz, ancak böyle ucuz düşünceler ortaya koymanız düşündürücüdür.
Gökkubbemizdeki İvriz Köy Enstitüsü: Merhaba Mehmet Bey, Evvela tüm samimiyetimle söylüyorum kendi köyümle zengin arasında yaptığım mukayese maksadını aşmıştır. Bu aşım neddniyle ilgilerde oluşan incinme beni de fevkalâde üzmüştür. Bu durumda yukarıdaki açıklamalarımın devamında yine ilgililere dönük iözür beyanlarımı iletiyorum.Cevap verme nezaketinde bulunmanız ile verdiğiniz bilgiler için hasseten teşekkür ediyorum. Verdiğiniz bilgilere de katılıyor, üstelik birçoğunu biliyorum. Ancak ne var ki tüm izahlarıma rağmen ve gördüğüm kadarıyla hakkımda önyargılı ve savunma içindesiniz. Sizden de istirham ediyorum ki lütfen hakkımda su-i niyetliymişim gibi düşünmemenizdir. Kesinlikle iyi niyet taşıyorum. Yukarıdaki paylaşım Ve Sn. Nalân Ceyhan ile aramızda geçen diyolog dikkatle okunursa fazlaca bir izaha gerek kalmaz. Kesinlikle itham ve sorgulama içinde değilim. Çok basit bir mantık tavrımın böyle olmadığını kavrar. Kaldı ki bu tarz yanlış anlaşılmalara bunca itirazlarıma ve bu tarz değerlendirmeleri şiddetle kabul etmiyor olmama, halâ art niyetle suçlanmam en hafif deyimle şahsımı yalancılıkla da suçlamak olmaktadır. Kişinin sözüne itibar etmek asıldır aksi sabit olana dek. Bahsini ettiğim o basit mantık şunu da bilir ki, Bencileyin muhatabına doğrudan yönelip bilgi isteyen bir kimseye bu tarz suçlamalar yöneltilmez. Sözüm ortaya olup; "Kişi kendinden bilir işi". diyorum. Kaldı ki niçin işi hocam hakkında olumsuz konuşanlara uygun bir cevap aradığım noktasından değerlendirmeyi ve savunmayı istemiş olabileceğimi niçin değerlendirmiyor da derhal beni suçlamaya geçiyorsunuz?Tekrar belirtiyorum ki itham ve sorgulama içinde değilim. Değerlendirmeye almak adına bilgi topluyorum. Kimse hakkında önyargım yoktur. sizin de olmasın lütfen! Kaldı ki bu husus topladığım ve toplamakta olduğum bilgilerin küçük bir cüz'üdür rahmetli Hocam KARATAŞ hakkında olanları. Hayatımın hiçbir döneminde polemik ve ucuz numara peşinde olmadığım gibi, bozuk parayla da uğraşmadım. Yanlış anlaşılmalar art niyetli karalamalar, veya anlaşılamamalar işin bir başka yönüdür. Bunlardan emin olunuz. Yukarıdaki paylaşımım da maksadı aşan sözlerimin bulunması ihtimal dahilindedir. Ne var ki buna neden olan Sn. Nalan Ceyhan'dır. Şahsıma yönelttiği önyargılı tutumudur. Değerli Deniz Kurt kardeşim! Sözlerinize hiçbir itirazım yok. Teşekkürle karşılıyorum. Sadece hiçbir insanın mükemmel olmadığını ve olamayavcağını söylemek isterim. Ancak bizlere de kimsenin sırrını araştırmanın düşmediğini gayet iyi bilir ve uygularım. Beni sadece topluma ait olanlar ilgilendirir. Her ikinize de selam saygı ve sevgilerimi iletiyorum. Bu arada Suat Yenitürk Hocamın telini bana temin etmediğinizi de hatırlatırım Sevgili Deniz?
Mehmet Karataş:  Mehmet Hocam, İvriz'le ilgili Kitap hazırlığınızı biliyorum.''Okul Yolu'' ve Kendi Gökkubemiz İvriz başlıklı çalışmanınızı face'de bir kaç kez zevkle okudum.Elbette o günleri gözlerimin önüne getirdim.İvriz Dönemi hepimiz için çok özel anlardır.Belki bir maksadını aşmak vardı.iyi niyetinizden şüphem yok.Zaten açıklamanız yeterli.Benim açımdan sorun kalmadı.
İnsan her duyduğuna inanmamalı, insanlar geçmişi eğer anı anına kaydetmemişlerse anımsarken asla objektif ve bilimsel olamazlar... Şunu söylemeliyim ki ölümün yakışmadığı nadir insanlardandı Mustafa Karataş... Ereğli tarihinden şerefli bir iz bırakarak bu dünyadan göçüp gitti... Adam gibi yaşadı adam gibi öldü... Fazlası laf-ı güzaf!!
Mehmet Duran: Beni çok memnun ve mutlu ettiniz Mehmetçiğim. Zaten aksi olsa bu tarz çabalamazdım. iyi akşamlar olsun!
Mehmet Duran Bu yazılardan sonra, İVRİZLİLER Facebook grubunun kurucusu olan Sn. Ceyhan’ın kocası tarafında bu gruba yönetici yapılanlardan biri olan, Konya Ilgın’da Avukatlık yapan ve hem İvriz’den, hem de Ankara Hukuk Fakültesi’nden devre arkadaşım olan Av. Hüsnü YILDIRIMER’i aradım. Durumu izah ettim. Sansürcü kafaların netice alamayacaklarını belirterek, beni gruba yeniden eklemesini istirham ettim. Bakalım süreç nereye doğru akacak?  4 Ocak, 11:41 · BeğenBeğenmekten Vazgeç
Mehmet Erçelik İVRİZ MEZUNLARI grubunun kurucusu olarak, bu grupta ideolojik paylaşımlar, siyasi tartışmalar, birbirimizi rencide edebilecek yazıları kaldırıyorum. Bu tür paylaşımlara saygı duyuyorum ancak herkes bu tür paylaşımlarını kendi özel duvarında yapsın. Bu grubun amacı arkadaşlarla haberleşmek, ivriz resimlerini, ivriz anılarını paylaşmak. Bu resim ve anılarla ilgili kırıcı olmayan yorumlarda bulunmak. Bu yasakçı zihniyet değil ölçülerimizi, sınırlarımızı bilmek. Herkese saygılar sunuyorum. 4 Ocak, 13:04 · BeğenBeğenmekten Vazgeç · 1
Mehmet Duran Mehmet Bey merhaba! Tamamen haklısınız. Eğer dikkatinize geldiyse grupta sırf ideolojik saitke yapılan paylaşımlara değil, bahsini ettiğiniz tarz ve daha derinlikle konulara da girilmesinin uygun olacağını belirten bir paylaşımda bulundum. bu gurubumuzca makul ve olumlu karşılandı. Aynısını İVRİZLİLER grubunda da yaptım fakat defaatle sansürlenip silindi.
Mehmet Duran Elbette grubun kurallarına uyulmalıdır. Yoksa yöneticiler ne iş yaparlar? Kaldı ki bu tarz silmeleri makul bulurum yine de. Kaldı ki yukarıdaki paylaşımım bu tarz bir paylaşım değildir zannımca. Yine de silebilirsiniz tabii ki bende gereken tepkim neyse medeni ölçüler dairesince veririm. tüm bunları da makul bulurum. Lakin paylaşımını sildiğiniz bir İvrizliyi sanırım bir ivrizli gruptan atmak gibi bir densizliği yapmazsınız. malûm ya: Grubu siz de kursanız o grubun da bir şahsi manevisi olmalıdır. hem o adı kullanıp hem tekiline almak olmaz! Zaten bu paylaşımı incelediyseniz bahse konu İVRİZLİLER grubundaki bazı gelişmeleri takdirlerinize sunmaktan ibarettir. özel değildir. Sosyal paylaşım sitesinde paylaşılan bir hususun kişiye özel olma hali gider; ortak değer olur. Sonuç olarak saygılı olan herkese ben de saygılar sunuyorum.  4 Ocak, 13:28 · Beğen Beğenmekten Vazgeç
Mehmet Erçelik benim yazdığım gayet açık anlaşılır ve sade bir dil. sizin iki metninizden ben birşey anlamadım kusura bakmayıın. cahilliğime sayın. 4 Ocak, 15:00 · Beğen Beğenmekten Vazgeç
Mehmet Duran Estağfurullah. Siz benim anlatamamışlığıma verin lütfen! 5 kişi bunu beğendi.
Mehmet Duran Arkadaşlar.. Keşke resimleri etiketleseniz? Bir maden bulmuşçasına birçoğnu kopyalayıp hazırlamakta olduğum kitaba belge olarak arşivlemekteyim çünkü. 3 Ocak, 23:57 · Beğen Beğenmekten Vazgeç
Mehmet Erçelik Abdurrahim Çelik ve Ahmet Kuru, kendilerinden de resimlerini kullanmak için onay alsanız bence...  Perşembe, 08:33 · Beğen Beğenmekten Vazgeç
Mehmet Duran Teşekkürler....
Mehmet Duran Merhaba Mehmet Bey!
Bahsini ettiğimiz fotoğrafları İvrizli ilgili hazırlamakta olduğum kitapta kullanmak arzusundayım. Öncelikle ve özellikle Abdurrahim Çelik ve Ahmet kuru arkadaşlardan benim namıma izini siz alsanız aklımızdayken yani? Face sistemi beni engellemiş ve ne mesaj atabiliyor ne de paylaşım arkadaşlığı daveti yollayabiliyorum. Bu arada bahsini ettiğiniz arkadaşları da tanımıyorum.
Bu arada duvarınızda bir paylaşım yapıyorum; istemezseniz silersiniz. ‘(Benim için sorun olmaz.)
Hoşça kalın şimdilik.
23 saat önce Mehmet Erçelik hocam orası ivriz mezunlarının duvarı, herkes paylaşım yapabilir. tek hassasiyetimiz, bir dönem arkadaşlarımız birbirine acımasızdı, sol, sağ, komunist, ülkücü, şeriatçı, vs. bu tabii ki emperyalizmin bir oyunu idi... şimdi de kürt, türk, alevi sunni, ermeni vs... bu grup duvarında bunlar konu edildiğinde yine kırıcı, hakaret içeren yorumlar yapılmaya başlanıyor ve ayrışımlar başlıyor... birimizin söylediği siyasi, ideolojik cümleler diğerini rahatsız edebiliyor. birimizin sevdiği, parti veya kişiyi diğerimiz sevmeyebiliyoruz. bu sefer olmaması gereken hakaret ve yargılamalar başlıyor... ve sonuçta saygı ile biş arada kalmak yerine ayrışma ve düşmanlıklar başlıyor... hatta bunu körükleyen arkadaşlarımız ve hocalarımız bile çıkıyor... bazı arkadaşların hemen ayrılıp başka İvriz grupları kurmalarından da bu anlaşılıyor. tabi herkesin görüşü kendine... bizimle aynı grupta olmak istemeyebilirler... fakat en azından bizim grup üyeleri birbirine düşüp ayrılmasınlar... Daha da çoğalalım, her görüşten arkadaşımız olsun grupta ve ortak değerimiz İvriz ve oraya ait resimler, anılar, olsun... siyaset, şarkı, türkü, vs. diğer konularda paylaşımlarımızı zaten kendi duvarımızda yapıyoruz... Çabam onun için.
Mehmet Duran siz de bu tarz kesajlaşmalara zemin hazırlamayın Müdür Efendi. Nezaketeniz buysa nezaketsizliğinizden Allah korusun . Tavrınıza nezaket gösteren esasen benim. Buyurduğunuzun anlatacağımı ve metinleri gayet güzel yazar, gayet güzel anlatırım ben! lütfen okuduğunuzu anlayın ve benim yazdıklarımın anlaşılmaz olduğunu yazmaktan da vazgeçin. Ayrıca; bu mudur nezaketiniz? "Seni tanımıyorum, bana yazma" demek... Yani "Sen de kimsin ve kim oluyorsun" anlamında öyle mi? Ben kumanda ettiğiniz ve Müdürlere "mum olmuş" kimselerden değilim.
Madem bu grupta yöneticisiniz ve İvrizlisiniz öyleyse benim kim olduğumu tanımak nezaketi göstemelisiniz.
Ayrıca topluma mal olan şeylerle özelin ayırdını bilmediğinizi de bilin ve bunu bilen insanlara saygı
Mehmet Erçelik: kurmalarından da bu anlaşılıyor. tabi herkesin görüşü kendine... bizimle aynı grupta olmak istemeyebilirler... fakat en azından bizim grup üyeleri birbirine düşüp ayrılmasınlar... daha da çoğalalım, her görüşten arkadaşımız olsun grupta ve ortak değerimiz ivriz ve oraya ait resimler, anılar, olsun... siyaset, şarkı, türkü, vs. diğer konularda paylaşımlarımızı zaten kendi duvarımızda yapıyoruz... çabam onun için.  23 saat önce
Mehmet Erçelik ayrıca resimler için sizin adınıza benim izin almam söz konusu değildir... arkadaşlara ulaşmak isterseniz biliyorsunuz ki teknoloji bu konuda çok ileride... saygı ve selamlar...
23 saat önce
Mehmet Duran Sorun nedir Müdür Bey ki yorgunu yokuşa sürüyorsun...!? hiçbir isteğim yoktur sizlerden! Ve üstelik ters ters sözler ediyorsun bana.
Mehmet Erçelik benim sizinle hiç bir sorunum yok, sizi de tanımıyorum. siz bana mesaj yazmışsınız ben de size nezaketli bir şekilde cevap yazdım. herhangi bir ters sözümde olmadı. lütfen bir daha özelde karşılıklı yazışmayalım...
23 saat önce Mehmet Erçelik ayrıca resimler için sizin adınıza benim izin almam söz konusu değildir... arkadaşlara ulaşmak isterseniz biliyorsunuz ki teknoloji bu konuda çok ileride... saygı ve selamlar...
Mehmet Duran siz de bu tarz Mesajlaşmalara zemin hazırlamayın Müdür Efendi. Nezaketiniz buysa nezaketsizliğinizden Allah korusun . Tavrınıza nezaket gösteren benim. Buyurduğunuzun anlatacağımı ve metinleri gayet güzel yazar, gayet güzel anlatırım ben! lütfen okuduğunuzu anlayın ve benim yazdıklarımın anlaşılmaz olduğunu yazmaktan da vazgeçin. Ayrıca; bu mudur nezaketiniz? "Seni tanımıyorum, bana yazma" demek... Yani "Sen de kimsin ve kim oluyorsun?" anlamında öyle mi? Ben kumanda ettiğiniz ve Müdürlere "mum olmuş" kimselerden değilim.
Madem bu grupta yönetici ve İrizlisiniz,öyleyse benim kim olduğumu tanımak nezaketini de gösteriniz; nezaketten bahsettiğinize göstermelisiniz zaten. Falanca'yı toplu biçimde ziyaretler düzenlemek suretiyle gösteriye dönük faaliyetler düzenlediğiniz yerde, beni tanıma nezaketini de gösterin o zaman demek istedim davranışlarınız karşısında yani..Ki: buna muhtaçlığım yoktur aslında.
Ayrıca topluma mal olan şeylerle özelin ayırdını bilmediğinizi de bilin ve bunu bilen insanlara saygı göstermesini de... Bırakın onlara ders vermeyi de haddinizi öğrenin; haddinizi… yaklaşık bir saat önce
Mehmet Duran Oysa bu davranışlarınıza nezaketi ve tahammülü asıl ben gösterdim.
Oysa bu davranışlarınıza nezaketi ve tahammülü asıl ben gösterdim.
 16 dakika önce Mehmet Erçelik senin diline vurmuş sanırım...
Mehmet Duran: Edepli ol....
yaklaşık bir saat önce Mehmet Erçelik offf benim atışmalara zamanım yok gidip başkası ile atışın
2 saniye önce Mehmet Duran Diline vuran sen olmalısın. Kişi kendinden bilir işi. Asıl benim zamanım yok size vermeye. Hoşça kalın.
İnsan her duyduğuna inanmamalı, insanlar geçmişi eğer anı anına kaydetmemişlerse anımsarken asla objektif ve bilimsel olamazlar... Şunu söylemeliyim ki ölümün yakışmadığı nadir insanlardandı Mustafa Karataş... Ereğli tarihinden şerefli bir iz bırakarak bu dünyadan göçüp gitti... Adam gibi yaşadı adam gibi öldü... Fazlası la,
Mustafa Şanlıtürk mehmet hoca,bu n.tamayın 1970ve1971de denizlerin,mahirlerin yakalandıkları sıralarda ivrizde sabahyatakhaneye gelip KALKIN KOMUNİSTLERRRRRR ELEBAŞLARINIZ öldürüldü diye bağırmasını ben unutmuyorum sende nerede dönek ve kişiliksizler var buluyorsun.

Mehmet Duran: Mustafa Hoca! Sana Mehmet'i Şanlıtürk'ü ve sağlık durumunu sordum ama cevap vermedin! Bahsini ettiğin Kaymakam hakkında sordum cevap vermedin! "İvriz'de Okudum" adlı bir bir kitap hazırlıyorum. Kendi izlenim, gözliem ve bilgilerime bağımlı kalmak istemediğim için için belirli bir araştırma içindeyim. Kitabın hamasi ve ideolıojik olmasını istemedim.Objektif olsun istiyorum. Bu durumda hepinizden yardım istedim ve istiyorum. Herkesin kendince bir algı ve deneyimi vardır. Ancak hiçbiriniz bizzat kendi öz deneyim ve anılarınızı ve söylemek istediklerinizi, gereken doküman ve bilgileri vermiyorsunuz.  Durum bu olduğu halde Nurettin Tamay hakkındaki ortaya sorulmuş olan bu sorum karşısında  ise neredeyse beni paylıyorsun. Doğru mu? Yapmış olduğun "nerede dönek ve kişiliksizler" biçimindeki tanımlamana gelince. Kimseyi savunmak ve yermek bana düşmez. Lakin bu kimseleri ortaya atan ben olduğuma göre size hadde davet ediyorum. Ayrıca "arkadaşını söyle kim olduğunu söyleyeyim" özdeyişinde de olduğu gibi bu sözlerinden şahsıma düşen payı da kabul etmiyor, yakışana iade ediyorum. Hayatımın hiç bir döneminde "uç" olmadım. Lakin beni eleştirenlerden daha demokrat, halkçı, ilerici vb. olduğumu biliyorum. Arkadaşlarımı seçerken onların erdemlerine dikkat ederim. Kesinlikle ideolojilerine, dinsel ve mezhepsel değerlerine kültürüne, ırkına, cinsiyetine ve benzerlerine bakmam. Kaldı ki ben İzmir'deyim. onlar ve bir kısım öğretmenlerimiz de buradalar. Bulabildiklerimle diyalog kuruyorum. kusura bakmayınız! Ayrıca Tüm arkadaşlar bilsinler ki Bu tarz sosyal paylaşım ortamları da çalışma alanımdır. Burası özel değil genel ortamlardır. Arzu ediyorsunuz demokratlığınızı gösterin; arzu ediyorsanız beni gruptan atın! ne var ki beni İvrizliliğimden de atabilecek değilsiniz.!

Not: Yukarıdaki Sosyal paylaşım sitelerine dair kopyalamalar tamamen not almak ve ilgililerin bilgisine sunmak maksatlı olup, kitabın aldığı yöne göre ve alınacak tavırlara göre tamamı değil, gerekli görülürse ve gerekentiği yerlerden sadece bazıları ve geretiği kadar kullanılacaktır. İlk hedefim budur. Ancak yine de gidişata göre hasıl olabilecek kitaptaki uygun yerlerde kendilerine yer bulabilecelerdir.
Şu hali itibariyle sedece alınmış notlar konumundadırlar.



            C- KARATAŞ Hakkındaki Değerlendirmem

O aslından yerini ve akağını belki de tam bulamamış, geldiği düzeyi kendi idealleri, yeterlilik ve yetenekleri itibariyle içine tam sindirememiş, daima bu belirli ideallerin peşinde koşmuş, koşmak durumunda olmuştu. Yine de aynı anlam itibariyle hedefine erişememiş tatmin bulamamıştı zannımca. O nedenle de kendi hedefine gidebilmek için etik değerlerine uygun bulduğu her yola baş vurmuştu kanaatimce.  İşin bu yönü itibariyle yani. Sonuç olarak bu alanda. elde ettiği başarıların yanında bir kısım başarısızlık ve sürçmeleri de olmuştur elbet. Ama O yine de aşağıda da anacağım gibi Okul Öğretmenleri arasında her zaman “Okul’un Ağır Topu” olmuş, olmayı başarabilmiştir.
Gerek Okul’daki şahsi gözlemlerim, gerek olayların akışı, gerek üçüncü kişilerden dinlediklerimle yaptığım araştırmalar, gerekse fotoğraflarındaki vücut dile bu yaptığım ve ileride yapacağım değerlendirmeleri teyit eder niteliktedir.

Okul’u öylesine benimsemişti ki, adeta kendinin sanma gibi bir ifrata kapıldığını değerlendirmekteyim. Dolayısıyla ne Okul’dan uzaklaşmak isterdi O, ne de yönetimden, yönetici olmaktan geri durmak.... Dolayısıyla O, her zaman idareci olarak Okul’da görev almayı bilirdi. Bununla da yetinmez, Okul Müdürlerini mutlaka güdümüne almak temayülü gösterirdi. Bunu da başarırdı. Başaramadığı dönemlerde ise Okul Müdürü yahut sair idarecilerinin en çetin muhalifi olur, her türlü yol ve yöntemle onların altlarını oymaya çalışırdı. Bunları da başarırdı çoklukla.
                Bu tarz davranışlar göstermesinin gerisinde ideolojik ve kişilik özelliklerinin yanında belki de bir Ereğli çocuğu olmasının payı da oldukça yüksekti.
                    Sözlerimin teyidi bakımından buyurun şu fotoğrafa dikkatlice bakın? Vücut dilinden anlayanlar güzelce okusunlar neler söylediğini…
Cccccccccccccccccc
Kkkkkkkkkk


Anlayabildiğim kadarıyla İvriz’e girdiğim yıl Okul Müdürü olan Rahmetli Hasan DEMİROĞLU’nu tamamen avucunun içine almış görünüyordu. Sorumluluk gerektiren konularla “suya sabuna” dokunmayan, biraz da “pohpohu” ve “pohpohlanılmayı” daha doğrusu en öndeymiş görüntüsü veren hususları Müdürümüz üstlenirdi. Aslında “davulun kendisinde, tokmağın KARATAŞ’ta” olduğu ayan beyan gibiydi. Önemli olan, hemen hemen her konuyu KARATAŞ keser biçerdi. Hasılı Okul’un “ağır topu” ve yegane “kelek keseni” O’ydu o sıralar. Hatırımda kaldığı kadarıyla Okul’un “Eğitim Şefiydi” zaten. Ancak bu görevin sınırlarını çok ileri geçen yetki kullanımları içindeydi.

a- Bu tesbitin bir başka kanıtı da şudur ki:

KARATAŞ’la birlikte aynı zaman, aynı neden ve aynı olaylara dayanılarak “sürgüne gönderilen” diğer öğretmenlerle Okul Müdürü Hasan DEMİROĞLU’nun Okulumuza geriye dönmemeleri, bu sürgünün iptali için dava açmamışlıkları, dönme temayülü göstermemişlikleridir. Ancak işin şu cephesi farklıdır ki Kendisinin tüm yetkileri, hattâ meslek dersleri olan branşı dahi değiştirilmek suretiyle Sivrihisar Ortaokulu’na nakledilmiş olması konunun bir başka yönü olmakla, bahsini ettiğim husus, İvriz’e karşı gösterdiği sahiplenme konusuna dönük tavrının izahı bakımındandır. Bu anlam itibariyle kendilerinin bir Ereğli çocuğu olmasının payını da akılda tutarak tabii ki.

Hocam kendisini, bazı insanlarca ülkemizde gerçekleştirileceği umulan bir sol devrimin oluşumu da adamış gibiydi. Bu yönde de yoğun çabaları vardı. Bu çabalardan semereler almak için de uğraşırdı var gücüyle hem de.. Tavizsizce… İşin bu yönü itibariyle gerçek bir sol devrimci komutandı. Kendini böyle bulur böylece uygulardı. Askerleri ise elbet çoklukla öğrencileri ve kendisinden gerek yaşça küçük olan, gerekse, daha endek (akıl ve tecrübe bakımından alt aşağı) bulduğu Öğretmenlerle sair Okul çalışanlarıydı. Amaca gitmek için de her türlü yol ve yöntemi kullanmasa da çok da meşru sayılamayacak bazılarını kullandığına bizzat kendim tanıklık etmişimdir.
Ne işim vardıysa, aşağı, yeni dersliğin alt katındaki idare odalarının bulunduğu koridordaydım. Daha doğrusu Ora’ya doğu taraftan giriş yapılan kapıların oralarda bir yerlerde. Kim bilir; belki de idare nöbetçisiydim? Belki de Ora’daki işimi bitirmiş bodrum kattaki, öğrenci kantinine inecektim! Çünkü öyle bir fikir de vardı aklımda. Ama tarif ettiğim yerde niçin bulunuyor olduğumu hatırlayamıyorum doğrusu.
Okul çalışanlarından biri de bulunuyordu o sıra aynı koridorda. Ancak benden az daha ilerideydi... zemin kattaki salon kısmına doğru yani. Aslında kimliğini biliyorum o çalışanın lâkin burada açıklamak istemiyorum. Belki incinir… Sağ ise kendisi, öldü ise geride kalanları.
Derken, ileri sol yanımızdaki Öğretmenlerin giriş yaptığı kapıda, zamanın Okul Müdürü Rahmetli Turgut ÇIMRIN’ın eşi de olan Edebiyat Öğretmenimiz Saniye ÇIMRIN belirdi. Daha doğrusu o kapıdan giriş yapmış, sağına ve bize doğru, yönelmişti. Durumu görünce, ben ve bahsini ettiğim Okul Çalışanı toparlanarak kendisine selam ve tâzim gösterdik. O da otoriter; kararlı bir ifadeyle ancak nezaketlice karşılıkladı bizi. Geçip gitmekteyken O; Okul Çalışanı’nın hatırını sordu. “Nasılsınız ……. Efendi?” dedi. Doğruca müdür odasına, eşi Turgut ÇIMRIN’ın yanına girmeye yöneldi.
Bu sıralar Mustafa KARATAŞ Müdür Baş Muaviniydi. Odası da bulunduğum konuma göre ileri sağ ortadaydı. Bu arada celâllenik bir yüz ifadesiyle kapısında göründü Değerli Öğretmenimiz Sn. Mustafa KARATAŞ. Adeta Saniye ÇIMRIN’a duyururcasına Okul Çalışanı’na sert bir tarzda bağırdı. “Hey…! “Falanca…!” Çabuk odama gel; temizle bakim şu odamı…!”  Saniye Hanım geri dönüp, şöyle bir baktıysa da duruma muhatap ve müdâhil olmadı. Ancak sözün ve muamelenin Okul Çalışanına değil bizzat kendisine dönük olduğunu anladığından kesinlikle eminim.
Okul Çalışanı büyük bir ürküntü içinde doğruca çağrıldığı yere yöneldi. Doğruca girdi KARATAŞ’ın odasından içeri. Kapıyı öfkelice kapattı KARATAŞ. Odadan kulağıma KARATAŞ’tan sadır olma bir kısım bağırtılar geldiyse de kulak kabartmadım. Fakat O’nu kumandada tutmaya, bu kumandasının Okul Müdürününkinin fevkinde olmasına gayret ettiği açıktı.
Bağırtılardan kısa bir süre sonra Okul Çalışanı hızla gidip elindeki paspasla döndü geriye. İçeri girince kapıyı kapatıp yeniden içeride kaldılar. Doğrusu KARATAŞ’ın O’na ne temizlettiğini bilmiyorum ancak bir ceza verdiği keşin gibiydi o Okul Çalışanı’na her ne idiyse o temizlettiği…

(Acaba mı?)

Ğğğğğğğğ
 Kkkkkkkkkkk
     


yyyyyyyyy
kkkkkkkkkkkkkk

          b-***************

aaaaaa
aaaa


D- öğrenci Yaramazlıkları.

Yukarıda anlattığım yatak kaybolma olayının, benim satirikliğimden kaynaklı olduğu açıktır. Aslında olay basit bir düzenlemedir ancak yine de nahoş bazı olaylar olmaz değildi Okul’da. Ha Babam Sınıfı hikayelerinde anlatıldığı misal; o çelik dolaplarımızdaki çerezvari vb. şeyler alınabilirdi habersizce mesela! Ki bana köyden izin dönüşlerinde çekirdekli, siyah kuru üzüm ve kendi ellerimizle üretip kavurduğumuz nohut verirlerdi acıktığımda azar azar taneleyeyim diye.

Bavulhanelerimizde muhafaza etme olanağımız vardı. çünkü bavulhane daha emniyetliydi.
Valiz yoktu o yıllarda. Valiz yerine tahta bavullarımız vardı. Hattâ ilkokul çantalarımız bile tahtadandı.
Bavulhanemiz daha güvenli olsa da Ora’ya istenildiği zaman girilip çıkılamazdı. Başında bir nöbetçi öğrenci olurdu haftalık ve münavebeli. Onun denetimi altında girilir, alınacak alınır , bırakılacak bırakılırdı kendi bavullarımızın içine.

Kkkkkkkkkkk

Battaniye çalanlar olurdu. Yastık, yastıklar inceydi. Kaba yastık isteyenler vardı demek.  Yataklar çalınır, yada değiştirilirdi… Hasan BİNBİR’in yastığımı getirmesi ve battaniyemi bulması.


Benim de Yastığımı Çaldılar!

Hele paramı çalmaları yok mu?
Iııııııııııııı
Mmmmmmmmmm
kkkkkkkkkkk



 Battaniyelerimi de Çaldılar!


Hasan BİNBİR Halletti işimi; bulup geldi battaniyeleri… İvriz’de Hasan BİNBİR ile 4 yıl sıra arkadaşlığı yaptıkkkkkkk
Bbbbbbbbbb
Qqqqqqqqqqq
Kkkk



4- Gece Etütleri ve Akşam Yemeği:

Saat  18.00 e yaklaşmıştı. 5 dakika önce öğrenci giriş zili çaldı. Saat tam 18.00 de etüt dershanede başlamış durumdaydı. Biz biraz da rast gele oturduysak da nöbetçi öğretmen durumlarımızı mümkün olduğunca boy sırasına uydurdu. Küçükler öne büyükler arkaya… Ancak birbiri ile kaynaşıvermiş çocukları da birbirinden fazlaca ayırmadı.
Evvela çocuklar kendilerini tanıttılar ve diğer çocukları tanımaya çalıştılar… Yine ilk kaynaşma her ilçenin kendi çocuklarının arasındaydı. Malum aynı ilçe çocukları arasında hem ortak yan daha fazla, hem bir nevi hemşericilik vardı. Gerçi bu hemşericilik bağına ta O günlerden beri pek sıcak bakmam; bakmadım. Dışlamış da değilim ancak asıl önem verdiğim şey arkadaşımın kişiliğiydi…
Sonra da defter ve kitaplarımızı falan kapladık.
Akşamın ilk etüdünden çıktığımız gibi yemekhanenin kapısı önünde ve sıradaydık. Eh; bir hayli de acıkmıştık zaten.
Yemekhane, yatakhanelerin hem üstündeki eski idare binasının bitişiğiydi. Yeni derslikten güneye, yukarı doğru yani. Alt katı mutfak, bulaşıkhane, “tabldot” dediğimiz ekmek depolama yeri ve bavullarımızı koyduğumuz bavulhane idi. Üs katı da kocaman bir yemekhane…
Tek salon, ve tüm öğrenciler orada yiyorlardı yemeklerini. Ancak kuzey batı köşesindeki girişinden çıkıldığı zaman, yemek salonuna girilmezden önce sol tarafta öğretmenlerin yemek yediği küçük salon, sağ tarafta ise kocaman bir sahne vardı. Sınıf geceleri, müsamere, tiyatro ve sinema gösterileri burada yapılıyordu önceleri… 
Yemekhane dediğimiz o kocaman salonda herkesin yemek yiyeceği yerler belirlenikti aslında. Her şubenin yeri masa masa ayrılmıştı. Sınıf ve şube sıralamasına göre hangi masaya hangi öğrencilerinin oturacağı da belirlenikti.
Bir masada 10 öğrenci oturmaktaydı. 1. sınıflar açısından, bunlardan 9 tanesi o şubenin öğrencisi, diğeri ise onlara yol gösterici mahiyette bir 5. sınıf öğrencisi idi.
Yemekler karavana ile çıkarılıp masalara konulmuştu. Sabahları çay ile bir gün 8-9 zeytin, diğer gün yine çay ile kibrit kutusu büyüklüğünde teneke peyniri çıkarılsa da Akşam yemeği iki çeşitti. Sanırım yemek kuru fasulye ile bulgur pilavı idi. Öğleyinse bu tarz iki çeşit yemeğin yayında meyve, tatlı, cacık türü bir şeyler daha olurdu bunların yanında.
Ekmeğimizse kendi fırınımızda üreterek tabldot dediğimiz depoda bir gün bekletip bayatlatarak yediğimiz, böylece hem sağlık kurallarına uyduğumuz, hem de bir aksilik karşısında yedek ekmeğimizin bulunmasını temin ettiğimiz kendi ekmeklerimizdi.
Bir ekmeği üç kişi bölüşürdük. Bu ekmek aşağı sınıflarda artardı. Lakin yukarı sınıflar sanırım pek doyunamazlar gelip bizim masalarda artan ekmeklerden alırlardı. Arzu eden ama…
Bizler bu ekmeklerin içlerini değil de kabuk kısımlarını severdik nedense. Hatta bu kabuklardan bir bölümünü yanımıza alırdık. Ceketlerimizin iç ceplerine koyardık ki acıktığımız zamanlarda çerez niyetine yerdik. Böylece açlığımızı yatıştırırdık. Öyle ya; her zaman ıvır zıvır, abur cubur şeyler alacak paramız olmazdı kantinden. Hem olsa da paya yazıktı yani…!?
İvriz'in 2 yada 3. sınıfında çektirmiş olduğum yandaki şu fotoğrafın cebinde görülen şişlik işte o ekmek kabuğu kurularından birisine aittir...!?
Yemekten sonra hemen öğrenci kantinine gider her zaman olmasa bile oradan oralet, çay, tarçın vb. şeyler içer, dama veya satranç oynar, yada oynayanları seyrederdik. Ayrıca günlük gazete ve sair dergileri karıştırırdık. Masa tenisi de oynardık orada. Hasılı akşamın ikinci etüdü başlayana kadar önemli bir işimiz yoksa bu lokalde gider, 20-30 dakikalık o zaman diliminin belirli bir bölümünü değerlendirir; dinlenirdik...
Sonra da ikinci etüt; ve yat zamanı…



A-Bunları Anlattım da Birkaç Anı Daha Geldi Aklıma:

            
Ancak bu anlatacaklarım sonuçları bakımından oldukça önemlidir unutmayalım.  Gerçi sürekli savunurum, “Eğitimde olumsuz değil, olumlu gösterilmeli!” diye. Buradaki yazılarımda, bu sözümle çelişeceğim ancak bilinmesinde ve sonuçlarının görülmesinde büyük fayda vardır. Ayrıca “Kör gözlere mertek” de lâzımdır.
Öyleyse bunları da sıralayalım buraya.



a- Ekmeğimi Çaldırmam!

Ekmeği severdik biz. Halâ da severim ben! Alışkanlık muhakkak. Kimseye de kaptırmam ekmeğimi elbette! Ne var ki francala ekmeğin içini değil, kabuklarını severdik Okul’da. Bize verilen 1/3 ekmeğin dış/ kabuk kısmını bile tüketemezdik ilk yıllarda yine de. Artan kabuk ekmekleri yanımıza alırdık ama… Alırdık ki acıkınca çerez niyetine yiyelim… Pek de güzel olurdu mübarek. Kurumuş; kipir. kipir… Kınamayın sakın; biz de “kırıntılık” harçlık ne gezer? Malûm; üç övün yemeğin ara boşluklarında bir şeyler istiyor ara ara insanın canı. Eh, bizler de bu ekmek kabuğu kurularını yerdik o sıralarda. Şimdilerde, İstanbullarda Mali Müşavirlik yapan bizim şubedeki çocuk arkadaşlarımdan biri olan, Konya Bozkır Meyre (Harmanpınar) Köyü’nden, kulakları çınlayası Ormancı “Ömer Amca’nın” oğlu Abdullah ERGÜVEN tanığımdır bu konuda. Ki bu işi birlikte yapardık… Başka yapanlar da vardı elbet...
İşin bir yöne de şuydu ki; lise kısmındaki çocuklara yetmezdi bu kadar ekmek. Hepimiz zaten aynı salondaydık. Kendi ekmeklerini bitirince gelir bizden artan özelilikle o iç ekmekleri alırlardı. Ama zorla değil; artanları dedik ya artanları…! Bir de temiz olanları.

İşte yine bir kahvaltıdayız sabah sabah; ve sabah etüdüne yetişeceğiz telaş, telaş… Ve okul’a girdiğimiz yılın ilk günleri… Önümüzde  8-10 kara zeytin tanesi, 1/3 ekmek, 1,5 bardak çay bunun hepsi.  Ki zeytin asla 10 adet olmamıştır okul hayatımız boyunca.. ya 8, ya 9… Masada oturan 10 çocuk, o zeytin, vs. yemekleri eşitçe bölüşürüz.
Fen Bilimleri, özellikle de Fizik Öğretmenlerimizden birisi olan Filiz Hanım nöbetçi Öğretmen o gün. Filiz ÖZTÜRK (GÜL) yani. Sert mizaçlı biri... Ya da biz öyle görüyoruz; bilemiyorum...
Bir anda tepeme Filiz Öğretmenimizin dikildiğini fark ettim. Fark ettiğim gibi masadaki kendi ekmeğimin üzerinde duran sol elimi hızlıca yakaladığı bir oldu. adeta. Ben şaşkın, şaşkın bakarken O’na: “Şu ekmeği bırak” dedi “elinin altından!” Bak tüm arkadaşlarında ekmek var! Korkma çalan olmaz seninkini!” Aslında korktum, utandım, panikledim ve de sıkıldım! Gerçi i durumu itiraf etmeliyim ki, bizde oluşan intiba-a pek benzemiyordu o anki durumu. Sandığımız gibi sert değildi. Güleryüzlüydü aslında.  Esasen kendisine cevap verebilirdim; Çünkü yaklaşımı doğru olsa da teşhisi hatalıydı. Yine de cevap vermedim veremedim. Malûm daha 1. sınıftaydım. Okul’a henüz alışamamıştım. Ayrıca sıkılgan da bir tarafım vardı o sıralar zaten.
Dediğim gibi kendileri yanılmışlardı ekmek tutuşum konusunda. Ekmeğimi elimle tutuyordum ama çalacaklar diye değildi bu. O telaş içinde yerlere düşüp de pislenmesin diyeydi.
Masada ekmeğimi daima sol yana koyarım halâ. Ve elimle de tutarım yine. Hem de bir haylice. Her ekmeğimi tutuyor olduğumu fark ettiğimde o an gelir aklıma. Ama terk edemedim bir türlü; ta o günlerden kalma alışkanlığımı. Gayri ihtiyari bir hal almış zaman içinde adeta.
Bir de var ki:
İnsanlar bazen kendine yasaklananı, tehdit edildiğini, hoşlanmadığını da huy edinir aslında. Bunun örnekleri pek çoktur hayatımızda. O nedenle hep söylerim; “Eğitimde yanlışı kullanmayın; direkt doğruyu gösterin, doğruyu kullanın!” diye. Nitekim sinema filmleri, televizyon. program ve dizileri ile görsel ve yazılı basında ve okunan kitaplar için de…

Söylediğimin bir başka örneğine az sonra döneyim; şimdi ise Filiz Öğretmen’imin bir başka hadisesinden de dem vurayım.

Aslında Filiz ÖZTÜRK (GÜL) Öğretmenimden de çekinmem belki buna benziyordu. Çünkü O da, sanırım bizzat kendinin bana olan davranışındaki misal, belki de yanlış algılayarak suçladığı, sınıf arkadaşlarımızdan Selman DELİCE’yi demir çubukla dövmesiydi.
Ders Fen Bilgisi idi, konu Fizik Laboratuarında deney yapılmak suretiyle işlenmekteydi. Selman DELİCE’nin bir davranışını yanlış anlayarak çok kötü sinirlenmişti. Hepimizi dışarı çıkararak, O’nu içeride bir güzel dövmüştü. Demir çubukla dövmüştü, çünkü bizi dışarı çıkarmazdan evvel almıştı eline o demir sopayı. Selman dışarı çıktığında kafası gözü yarılmış, kanlar içindeydi ayrıca. Ki sorduğumda demirle dövüldüğünü doğruladı da. Selman doğruca Revir’e gitti. O yaraları uzun süre taşıdı kafasında gözünde. Fakat kimseye bir şey demedi, diyemedi. Kimse de sormadı. Olay da kapanıp gitti.
 Selman’a arkadaşlığım çoktur. Gerçi hakkında şikayetçi olmak gerektiği konusu aramızda hiç geçmedi ama sanırım O’da suçlandığı şeyin korkusuyla olsa gerek, kimseye bir şey demedi; şikayetçi olmadı. Olsa bile zaten kime inanılırdı ki. Selman’a mı? Fizikçi’ye mi?

Yukarıda “İnsanlar bazen kendine yasaklananı, tehdit edildiğini, hoşlanmadığını da huy edinir aslında” diye bir belirlemede bulunmuştum. Ki ne kadar sevsem ve kaç defa denediysem de bıyık bırakamadım mesela. Temizce kullanamadım bir türlü. Baktım olmuyor, terk ettim sonunda.
Neden mi?
Bakın neden!



b- Haavan Herif

Hani biz okula vardığımız yıl ve günlerde öğrenci işlerine bakan Müdür muavini vardı ya?  İşte o. Benim kaydımı yapan adam… Kendileri “y” ile “r” seslerini çıkaramadığı, ayrıca özellikle kızdığı zamanlarda, sinirlendiği öğrencilere sıkça “hayvan herif” diye hitap ettiği, bunu da “haavan heiif” diye telâffuz ettiği için öğrencilerin kendisine “Haavan Herif” dedikleri Tarım öğretmeni. Biz 3. sınıftan 4. sınıfa geçtiğimiz eğitim-öğretim yılının sonunda  sadece Lise kısmı bulunan “Akşehir İlköğretmen Okulu‘na” gitmişti. Sanırım kendisi de Oralı olmalıydı. Akşehirli Necdet BOSTANOĞLU yani.
3. sınıftayken bizim “C” şubesinin tarım derslerine girerdi. Bense boyum da, yaşımda küçük olduğundan en öndeki sıralarda otururdum genellikle. O yıl da aynen öyle…
Öğretmenler odasının hemen üzerindeki dershanedeydik. Cam kenarındaki en ön sıranın koridor kısmında otururdum. O da kürsüdeki yerinde oturmaz, gelir, adeta zıplayarak oturduğum sıra masasının üzerine, tam da önüme otururdu. Boyu kısacaydı ya…!? Oradan pencereye doğru hem manzara seyreder hem de öğrencileri gözlem altında tutardı aklınca. Kendi gözlendiğinden habersizce.
Bu anlattıklarım önemli değil de, asıl önemlisi dişleriyle bıyıklarını yemesiydi. Üst dudağını ağzının içine doğru büker, bıyığındaki kılları dişlerinin arasına kıstırır “gıcır, gıcır…” yerdi. Kendisinden geçerdi adeta da, üst dudağı ile bıyık altı mosmor kesilirdi garibimin. Gözlerimin hemencecik önünde gerçekleşen bu olaydan hiç hoşlanmazdım. “Hoşlanmak” ne kelime? Adeta nefret ederdim. Ederdim etmesine ama yine de seslenemezdim. Öyle ya: Ne olur; ne olmaz? Hayat memat meselesi bu. Bu tarz insanlara bir şey demeye gelmez. Gelmez çünkü; hiç belli olmaz, adamı okuldan bile attırırlar vallahi...!
Yazdıklarımı vehim falan sanmayın sakın! Öğrencilik hayatımda yediğim tek dayak şahsına aittir zaten.
Bakin, o da nasıldı? 3. sınıftayız dedim ya hani? Ders tarım ve soğuk bir güz günü. Yeni binanın oradaki Futbol sahasının altında bahara yapacağımız ağaç dikimleri için çukur kazıyoruz. İki ders üst üste. İlk ders bitti;  teneffüs kısa. 10 dakika ama önceki dersten geç çıkmak da var; ayrıca 5 dakika sonra öğrenciye çalıyor zil içeri giriş için. 10. dakikanın sonunda çalınan zil ise öğretmenlerin derse girmesi için. Ki öğretmenler derhal gelirlerdi. Öğretmen dershaneye girdiğinde dışarıda öğrenci kalmamış olmalıydı. Kalırsa vay halineydi! Hasılı kurallar sıkıydı.
İşte bu da o 2 tarım ders saatinin arasındaki teneffüsteydi. Bulunduğumuz yerden bir yerlere uzaklaşacak kadar zaman yoktu yani. Hemen birer soluklanımlık teneffüs işte.
Okulumuzdan Çapa Eğitim Fakültesi’nin Resim Bölümüne ayrılınca “DEV-SOL” adlı öğrenci teşkilatının en gelen liderleri arasına giren bu yüzden de 12 Eylül yönetimimin zulmünden Fransa’ya kaçan, Aynı yönetimce “Türkiye Vatandaşlığından” çıkarılan ancak yirmi yıl sonra Ülkemize dönebilen ve şimdilerde dünyaca ünlü bir ressam olan Beyşehir Kayabaşı’lı İsmail YILDIRIM en yakın arkadaşım o zaman. Bırakın yiyip içmeyi, aldığımız nefes bile bir adeta. Bahsini edittiğim bu guduşten 40 yıl sonra kucaklaşabildik kendisiyle ancak..
Teneffüs olunca az doğuyu yöneldik İsmail ile ikimiz. Orada bizden önce tarım dersi yapmış olan sınıflarca yakılmış olması kuvvetle muhtemel olan bir kül ve köz kalıntısı bulduk. Hafifçe karıştırınca közler ortaya çıktı ve başında iki dakikacık ısınmaya durduk.
Bu arada İsmail kıvrıldı kedi gibi közlerin çevresine. Ben de elime bir çöp alıp karıştırmaya başladım küllerle közleri. Bu arada baktım ki, “Haavan Herif” bize doğru gelmede. Önemsemedim ama. Lakin o, geldi, geldi; tepemize dikildi.  Baktım kaşla göz arasında İsmail’in canı geçmiş, uyumuştu bile. Sonradan anlaşıldı ki Anlaşıldı ki derin derin hem de. Bekle de tatlı bir rüyada…
Hemencecik doğruldum. Öğretmenim bana: “Haavan heiif, çıkaa bakaım kiipidi!” dedi. “Kendimde kibrit olmadığını” söyledim; inanmadı. Tuttu, üzerimi bir güzel aradı. Zaten yok; asıl aradığı sigara belki ama onu da içmiyoruz; ki bulamadı….
Döndü İsmail’e, O’nu tekmeledi. O’na da aynı kelimeli sarf etti. “Haavan heiif, çıkaa bakaım kiipidi!” İsmail uykunun verdiği rehavet, beklide görmekte olduğu rüyadanr kopuşun verdiği o telaşla yerinden kedi gibi fırladı. Öğretmenimiz O’nu da aradı ama kibrit bulamadı. İsmail’in andığım o fırlayışı oldukça tuhafıma gitti. Aldı mı beni bir gülmek? Tut tutabilirsen kendini? Fakat durama bozuldu “Haavan Herif”. Eline aldı beni sille tokat... Tokat her neyse ne? Yerden bir çakıl almaya davrandı eline; hattâ aldı. Hemencecik anladım? Çakılı kulağımın memesine koyacak. Bu hal üzere kulak mememi sıkacak; bir güzel acıtacak. Zaten bu O’nun huyuydu. Öğrencileri böyle cezalandırırdı. Yerden çakılı alırken O, ben de uzaklaştım oradan. Kaçarak diğer çocukların arasına karıştım. “Haavan Herif” ise peşimi bıraktı. Zaten bir suçum yoktu. Kaldı ki bir hiç yüzünden onca tokadını yemiştim. Üstelik öğrencilik hayatımda ilk ve son kez… Tek suçum, kendisinin komik duruma düşüşüne tanıklık etmiş olmamdı.
Durum işte buydu.
Bu nedenle halini biliyor, sisimi çıkaramıyordum. Bıyık yemesi konusuna yani. Halini bilmesem bile okulda disiplin sertti, Öğretmenlere bu tarz şeyler söylenemezdi. Üstelik de ulu orta....
Durum bu olunca O’nun bıyık yemesine duyduğum nefreti huy kazanmışım meğer kendime. Bunu sonradan anladım. Heves heves bıyık bıraktım ilk gençliğimde. Aaa! O da ne? Aynı “Haavan Herif” gibi yemiyor muyum bıyığımı ben de…!? Ne denli üzüldüğümü bilemezsiniz! Bir hayli gayrettim yapmamaya… Yine de nafile… Fark etmeden götürüyorum işi. Ve ayıp oluyor. Kestim ben de… Yine bıraktım, yine aynı! Ve yine kestim.üçüncü  Kaç kez bıraktıysam bıyığı olmadı. Ben de temelli kestim ve senelerdir bırakmıyorum. Nasıl bırakayım mı? Sakalım uzadığı zaman bile rahatsız ediyor bıyık altı kılları üs dudağımı.
Kaldı ki bu hususların şikayeti de adetten değildi zaten o yıllar. “Eti senin; kemiği benim!” derdi hocalarına, çocukları için analar, babalar…!

Konunun geldiği yer itibariyle belirtmek isterim ki: Kadınlara karşı gösterilen ve toplumun genelince destek verilerek karşı duruşların, bu tarz şiddetin önlenmesinin yanındayım her saman için. Ancak karşı olduğum şiddet, onun her türüdür. Özellikle aile içi olup, çocuk ve yaşlılara yönelenidir. Okulda Öğretmenin yaptığıdır. Bu anlamda manevi şiddetin de önemle nazarda tutulmasının gereği ortadır. Kadınlarımızın bu tür konularda pirû-pak oldukları  düşünülemesin! Böylesi bir düşünce sakat ve yanıltıcıdır. Şiddetin ortaya çıkışında oldukça etkendirler kadınlar; hattâ erkeklerden de fazla…. Önlenmesi konusunda da öncelikli görev onlarındır.
Zannım budur; bu yöndedir!



c- Yoksunluktan Erdeme…

Bu başlığı kullandığımıza göre hemen belirtmeliyiz ki zor şartlar insanı olgunlaştırır. Nitekim istisnasız cümle Peygamber oldukça ağır şartlardan ve çetin sınavlardan geçmiş, geçirilmişlerdir. Bu söylediğimize karşılık; hazırcılık ise tembelleştirir insanı. Promosyonculuk, piyangoculuk ve benzerleri de böyledir. Hattâ kişiyi tembelliğe itmekle kalmaz, aynı zamanda hem kişiyi, üstelik tüm toplumu dejenere de eder bu tarz oluş ve olgular.
Buna bağlı olarak bilmeyiz ki; her kötülüğün içinde bir iyilik, her iyiliğin içinde de bir kötülük nüvesi vardır. Önemli olan, tüm bu ve benzerlerinden yararlanarak erdemi yakalamaktır. Bu açıdan bakınca, evrende esasen kötülük değil, güzellikler vardır. Seçmesini bilene… Gerçek hedefi önüne koyarak erdeme yürüyene… İşin aslını kavrayıp her şeyi hayır bilene…

               ****************

Durum bu olduğuna göre konumuzla ilintisi bakımından “insan” kavramının anlamlarından birisi üzerinde durmak da yararlı olacaktır.
Evet; “insan” kavram ve kelimesinin muhtelif anlam ve geliş kökleri vardır. Bunlardan birisi de Arapça “nisyan” köklü kelimedir. Tam bilmiyor olmamla birlikte sanırım insan neslinin dişili olan kadın=nisa kelimesi de benzer bir kökten gelse gerektir. Bu girişten sonra demek isterim ki, “Nisyan = eksikli, unutan, unutkan, hata eden, hata lı olmala malûl yani hastalıklı vb.” anlamlar içermektedir. Dolayısıyla insanoğlu asla hatadan ar-i değildir. Ki adını buradan da almaktadır. Bu doğası gereğidir ki insanoğlu düşe kalka yürür dünyasal hayatını.
Buradan hareketle söylersek; erdem şu noktadadır ki: Kişi kendini ve haddini bilmeli! Yetmez: Bizzat öz benliğiyle barışmalı, hatalarını bilmeli ve onlardan nice nice dersler almalı. Hata ve süçmeleri konusunda ısrarcı ve inkarcı olmayıp kabullenmeli… Esasen inanın erdeme yürümesinin anahtarı bu ve benzerlerindedir. Erdeme yürümek dünyadaki en yüce kazançtır hepimize. Öyleyse ne mutlu erdeme yürüyebilenlere…
Kişinin ne olduğu nereye vardığı değildir asıl ölçü. Kimse kimsenin rakibi ve yarışacağı kimseler de değildirler. Asıl yarış, kişinin bizzat kendi şahsı ile yaptığı yarış ve bu tarz üzere yapılanıdır. Ki önemli olan, kişinin nereden ve hangi şartlardan başlayıp kendi yetenekleri dairesince kendi erdemini nereye taşıyabilmiş olduğu hususundadır.
Dikkat edilirse erdemde konusundaki ilerlemeden bahsetmekteyiz. Yoksa mevkii ve makamlarlar ile para pul, şan şöhret çoğunlukla beyhudedir. Bu aynen böyle bilinmelidir. Şu kadar ki bir cümle evvel kerhi sayıp, öylece nitelediğimiz hususlar ancak erdem ile birleşince anlam ve önem ifade ederler. Aksi halde kesinlikle bir kıymeti harbiyesi yoktur. Vasıfsal anlamıyla dünyadır, dünyalıktır. Bizimle ahrete intikal etmezler yani. Dünyalık olmayanlar ise kesinlikle erdemlerdir.
Kaldı ki bahsi edilen hatasallık, yani insanın bu alandaki hastalığı insanın kendini erdeme taşımasının bir aracıdır. Öyleyse yeniden tekrar edelim! Dünyasal sınav ortamında kendini erdem basamaklarına taşıyabilenlere ne mutlu… Allah bizlere de nasip eder inşallah.
Lakin bir kural veya yasa vardır ki dünyasallık ortamında, o da çalışır. Hüküm icra eder; sonuçlara olumlu yada olumsuz sonuçlara yol açar genellikle. Bu h Halkımız bunu “Ezilen ezer; zulüm gören zulmedir!” biçiminde dillendirmiştir.
Yine de bu ifadenin istisnaları yok değildir Örnekleri pek çoktur hayatta.
Bu istisnalardan birisi de Zeki ÇUBUK öğretmenimizdir ki, biraz sonra durumunu elimizden geldiği, dilimizin döndüğü, gözlemleyebildiğimiz kadarıyla ve örnekleyerek dersler çıkarabilmemiz maksadıyla sunacağız sizlere… Şimdi işin bir başka veçhesini irdeleyelim kısaca:
              ***************
Anlattığımı bu üzere bu ezilmek ve ezmeye kalkışmak konusu ile bu alandaki sürçmeler, kişinin içinden geçtiği süreçlerle de yakından alâkalıdır. Bilen, bilmeyen; kimse hakkında ezbere “ahkâm kesmesin”! Dönüp de kendi çöplüğüne baksın. Bunu yaparsa mutlaka kendi adına daha faydalı olacak, kendini erdeme taşımak noktasında mutlaka yol alacaktır. Aksi halde yolu erdemsizliğe gider; bu durum gayet iyi biline….
Kimisi vardı ki “işleri tıkırındadır; anasının kurduğu silbiç=lazımlık ile durmaktadır”.  Yani hayatlarında hengâme olmamıştır. Bu tarz insanlar, bu sonucu kendilerinden sanmaktadır. Oysa yanılmaktadırlar. Bu sanıları sayesinde her ne kadar kendilerini şanslı görüp büyükseseler, başka insanları kınamaya kalksalar, hatta kınasalar da dediğim gibi ve işin esası itibariyle yanılgıdadırlar. Esasen bunlar hem şansız, hem de bedbahttırlar! Çünkü onları Dünyasal sınavda genellikle başarısızdırlar. Oysa başa iş gelmesi, daha doğrusu bir kısım olumsuzluklar yaşanması insanı olgunlaştırır. Amma ders almasını bilini…
Durum bu olunca, başkalarının başına gelenlerden ders almayı bilmek de bir korunak ve bir erdemdir. Bunu yapamayanlar kendilerini geliştiremezler! Pardon; geliştirirler ama erdeme taşıyamazlar… Gelişimleri menfi olur yani.
Kişi ve kişilikleri ezmeyi, özellikle psikolojik anlamdaki ezmeyi toplumun bizzat kendisi yapar genellikle. Genel uygulamaları, toplumsal, grupsal yada kişisel etik değerleriyle, örf, adet kişisel özellikler ve benzerleriyle yani…
Bu husuta bir konu vardır k! oldukça önemli.!
Çocukluk ve ilk gençlikte yaşananlarda… Bu yaşlarda alınan yaralar ağır olur. Tedavisi imkansıza yakın zor olur. Hele, hele; yedi yaşana kadarki dönemler… Andığım kuralın istisnaları da olur. Ancak bu gerçekten oldukça istisnaidir. Gördüğü olumsuzluğu sevmeze bile huy olanlar dahi bulunur çünkü. Bunu olumluluğa dönüştürerek hayatına uygulayan gayet az olur. Ayrıca uzun zamanların geçmesini de gerektirebilir. İleri yaşlara varan olgunlaşmaları belki. Yine de kurtulamaz çoğu insan bu durumdan.
Dolayısıyla durama duçar kalanlar onlar da mağdur ve mazlumdurlar aslında. Hatta bizzat toplumun mağdur ve mazlum ettiği insanlar… Toplum değerleriyle genel uygulamalarının ürünüdürler çünkü.
Öyleyse aman dikkat!
Aman dikkat, ey elleri öpülesi annelerim, öğretmenlerim, babalarım, ağabeylerim, ablalarım, sair büyüklerim ve sevgili gençler…! Aman dikkat!
Yukarıda “Haavan Herif’in” önümde bıyık yemesi ile okul hayatımdaki yediğim ilk ve tek dayağı o nedenle anlattım. Aman dikkat…!

              ****************

Bu girişten sonra Elleri öpülesi Öğretmenlerimden ve geldiği yer itibariyle müthiş ilerleme kaydeden “Müzikçi”  Zeki ÇUBUK’la  kendisi gibi bir Müzik Öğretmeni olan eşleri Sn. Erten ÇUBUK’tan da bahsetsem sanırım uygun olacak burada.  
Aslında her ikisini karşı da Okul’da mesafeli olmuşumdur daima. Özellikle de Erten Hanım’a… Bu duruş nedensiz değildi elbet!
İlki Zeki Çubuk hakkında edindiğim bir olumsuz intibaadır Okul’a ilk vardığım günlerde.
Zeki ÇUBUK daha çok gençti ancak Okul’da hem idareci idi, hem de lise kısmın derlerine girerdi. Orta kısmın,  dolayısıyla bizim “C” şubesinin derslerine de değerli eşleri Sn. Erten ÇUBUK’ girerdi.
           
                          ******************

            Sosyal paylaşım sitelerinin birinde geçtiğimiz  günlerde saygıdeğer öğretmenimiz Zeki
ÇUBUK’un bugünkü haline ait bir resmini gördüm. Resmin üzerinde de hakkında bir kısım
açıklamalar vardı. Burada kendilerinin çalışkanlığından; mesleki yetenek ve yeterliliğinden, şu
an itibariyle emekli olmuşluğundan, buna rağmen ile üniversitelerimizin birisinde sözleşmeli
olarak keman dersleri verdiğinden bahsediliyordu. Altında da bir kısım övücü yorumlar vardı
Okul’daki öğrenci arkadaşlarımızın yaptığı.
            Tuttum bir yorum da ben yazdım ve kendilerine karşı niçin mesafeli davrandığımı anlattım kısaca. Bu mesafenin, Okul’ca çok önemsenen ve bir sınıf öğretmenine mutlaka lâzım olan, olması gereken herhangi bir enstrümanı çalabilir hale getirilmesi gereğini yerine getirememiş olmama, Yani Okul’daki o güçlü müzik eğitiminden yeterince yararlanamama, hasılı şu http://okulyoluokul.blogspot.com/2011/12/30-okul-ihtiyaclarm-ve-anamn-esegi.html biçimdeki Internet bağlantısında da anlatıldığı gibi benim açımdan parasının bulunması çok büyük bir emek ve güçlük göstermiş olan bu paranın bulunuşu ve bir ömür parası başıma çalınan o mandolini çalmayı öğrenemeyişime de neden olduğundan dem vurarak biraz yakındım kendilerinden.
            Olay şuydu/ şunlardı:
            -Birinci sınıfa gelişimizin ilk günleriydi. Zeki ÇUBUK o gün idareci nöbetçi idi. Akşam etütlerinden biriydi ve etüt saatiydi. Herkes kendi dershanesinde harıl harıl ders çalışmaktaydı. Bizim “1-C” şubesi Yeni Bina’nın batı tarafındaki orta kısmın en üst katında ve kuzeybatı köşesinde olanıydı. Okul’un lise bölümünde, yani 4. sınıfında okuyan Bizim köye bir mahalle gibi yakın olan Konya Bozkır Taşbaşı Köyü’nden Halis ARAL Abi’nin yanını gitmem gerekiyordu o ara. O’nu görmeliydim. Halis Abi de severdi beni, ben de O’nu. Zaten Babası ile Dedem arasında büyük bir ahbaplık da vardı. “Ata, dede dostuyduk” hasılı…
Yavaşça merdivenleri indim aşağıya. Merdivenlerin zeminde bittiği yerin tam sağında öğretmenler odasının kapısı var. Kapıyı geçip de sağa dönülünce orada büyükçe bir salon vardır zemin katta.
İşte tam oraya, Öğretmenler odasının kapısının köşeye geldik ki bir de göreyim?
Zeki ÇUBUK Öğretmenim 5-6 sınıf öğrencilerinden 8-10 kadarını tek sıra dizmiş karşısına. Yönleri kendine ve idare kısmına dönük. Benim gördüğüm, kendini adeta kaybeden Zeki ÇUBUK’un bu çocukları bir boksör gibi dövdüğüydü. Çocuklarsa her biri civan gibi birer delikanlıydı. Yeminle söylüyorum, gelecek kaygısı olmasa o gençlerden sadece 1 tanesi hakkından gelirdi Zeki ÇUBUK’un. O’ndan daha güçlüydü her biri çünkü. Ancak sadece çenelerine ve suratlarına gelen yumruklardan korunmaya ve direnç göstererek ayakta kalmaya çabalıyorlardı.
Durumu görünce, Zeki ÇUBUK öğretmeniz beni görmeden derhal geri kaçtım. Bu olaydan sonra ise kendisinin yanında yöresinde bulunmamaya azami özen gösterdim.
-Zeki ÇUBUK idareci ya! Ayrıca hem kendisi hem de eşi sağcı geçiniyordu o aralar. Zamanın Adalet Partisi 1965 seçimlerini kazanmış tek başına iktidardı o zaman. Süleyman DEMİREL de Başbakan! Üstelik en cafcaflı zamanları… Zeki Bey sağcı olabilir de, geçinebilir de. Geçinsin varsın; o durumdan bana ne? Hem ben ne anlarım bu işlerden o yıllarda da…? Ama öyle olmuyor işte.
İkinci sınıfa başladığımız yıl bir Öğretmen geldi Okulumuza. Esmer civan gibi bir delikanlı. Bize göre koca adam. Ancak sonradan anladım ki o da çocuk. Bizim Okulun öğrencisi. Mezun olmuş, 2 yıl eğitim enstitüsü okumuş, sonra da kendi Okul’una öğretmen olarak gelmiş; daha ilk yılı daha.
O çocuk gözlerimizle görebildiğimiz kadarıyla Sempatik mi sempatik!? Sevimli mi Sevimli!? Cevval mi cevval!? Keskin mi keskin!? Acar mı acar!? Konuşkan mı konuşkan!? Mücadeleci mi mücadeleci? İdealist mi idealist!? Saf mı saf!? Dürüst mü dürüst; sevecen mi sevecen!? Ve insan canlısı bir adam… Hadim’in Eşenler Köyü’nden. Hadim’li olsa da köyleri bizim köye yakın. Hemşeriyiz yani.
“Tam Solcu”; yani pek bir militan. Bu hususta da oldukça çalışkan. Saydığım özelliklerini de kullanıyor bir güzel. “Marksist İdeoloji’ye” tamamen inanmış... Bu inancında ve inandığı ideolojide son derece samimi… Diğerleri gibi “denizde rüzgar sörfçüsü” değil yani. İşin içtenlik ve sevecenlik yönüyle şimdilerde de aynı.  Ancak ne var ki o zaman; bahsettiğim samimiyeti ölçüsünde de aşırı. Oldukça da aşırı yani…
Ülkemizde “Komünist bir devrimin” yapılacağından, yapılabileceğinden kesinlikle emin. Ve asker yetiştiriyor; bizlerden asker...
Şahsen çok sevdim kendini. Hepimiz sevdik ama ben bir başka sevdim. Halâ da severim. Bizim sevgili Öğretmenimiz Hacı Veli ALDEMİR’i
Hepimizi aşırı solcu yaptı. En öndekilerin birisi de ben… Şiir falan yazıyoruz hani. Hikâye ve roman’a da başladık daha o yaşta. Bu konunun detaylarına girmeyeceğim burada çünkü bu meseleyi “Memleket Kurtarma Meselesi” adlı kitapta anlattım ayrıntılıca.
Ne var ki sık sık, Hacı Veli Öğretmenimin bekar evine de gidip geldiğimi eklemeliyim buraya. Yanımda ya Hasan BİNBİR, yada İsmail YILDIRIM olduğu halde. O’nun evinde özellikle yukarı sınıf öğrencileriyle yapılan toplantı ve eğitsel sohbetlere…
Sanırım Hacı Veli Öğretmenimin bu faaliyetleri okul idaresini de rahatsız etmiş olmalı ki O’nu, eski yemekhaneye bitişik, yine eski idare binasındaki ev olarak kullandığı Müdür odasından çıkardılar sonraki yıllarda. Yeni gelen Müdür: Turgut ÇIMRIN kendi lojmanının hemen karşısında lojmana nakletti O’nu. Gözlerinin önüne ve denetimine yani.
Sonuç olarak; Hacı Veli Öğretmenimle kurduğum bu yakın ilişkiden pek hoşlanmadıkları kanısına vardım Müzik Öğretmenlerimizin! Eh, bu kanı boş bir vehim de değildi. Kendi gözlemlerime dayanan deneyimlerim vardı. Erten Hanım oldukça soğuk davranıyordu bana. Artık birinci sınıftayken ki gibi değildi bakışları. Sanırım böylesi bir davranış herkesçe anlaşılır olmalı.   
Ayrıca Erten Hanım’ın bir huyu daha vardı ki tam evlere şenliktir. Kızdığı çocukların kulaklarını çekmekle kalmaz; aynıca tırnağını da bastırır, hattâ batırır kanatırdı… Şimdi bakıyorum da, belki hastaydı. Ancak genç olduğu için bu durumu bilinmiyordu sanırım. Bu sözüm doğru olmalı; çünkü daha sonraki yıllarda ağır depresyonlar geçirdiğini duydum.
Ve benim canım oldukça tatlıydı! Öyle dayak yemekten falan hoşlanmazdım. Atamaktan da. Hele hele dayağın bu türündün ve kafa göz yarınından...
“Haavan Herif’in” kulağa çakıl koyarak kulak memesini elleriyle sıkarak ovaladığını ve bir hiç yüzündün bana da yapacağını anlayınca kaçtığımı anlattım yukarıda. Hatırlayın ki peşimi bırakmıştı O. Ancak Erten Hanım asla bırakmazdı adamın peşini.. Çünkü kızınca hayli katı ve sert oluyordu. Oysa kesinlikle hoşlanmazdım ben vurmaktan da, vurulmaktan da… Dayak değnek işlerinden de…. Acırdım karşımdakine ve karıncayı bile ezemezdim; kuş dahi avlayamazdım. vurmaktan da. Dolayısıyla ondan da uzak dururdum o sıralar. Psikolog değilim ki ben; 12 yaşında kör bir köy çocuğu…! Doğru düzen şehir yüzü bile görmemiş.  
Hocam öğretmek konusunda kendince oldukça ısrarlı ve çalışkan olsa da netice olarak ben; hem kendisinden soğudum hem de Erten Hoca’mın derslerinden! Birinci sınıfta rahatça geçtiğim o Müzik Dersi dert oldu başıma. Mandolinimle, okulda öğretilenlerin dışında, basit türküleri çalmayı başarabilir hale gelmiş olan ben, tamamen uzaklaştım emek emek aldığımız o mandolinimden. Ve unuttuk birbirimizi. Böylece, gerek meslek hayatımda gerekse sosyal aktivitelerde benim için oldukça gerekli olan bir beceriyi kazanmaktan mahrum kaldım. Kaldım çünkü Erten ÇUBUK öğretmenimizle aramızda büyük bir iletişimsizlik oluşmuş, ciddi bir duvar örülmüştü artık.
Elime mandolin falan almıyor, nota söylemeyi bilmiyor, hatta öğretilen parçaların sözünü bile söyleyemez olmuştum. Ayrıca sınıfta komik durumlara da düşüyordum. Bu nedenle derslere girmemeye de başladım. Aslında Erten Öğretmenimiz öğrencilerine karşı iyi niyetli görünüyordu ama bunu şahsıma karşı hissedemiyor kendisinden tırsıyordum artık.
Müzik derslerinde 3 sözlü bir de yazılı (uygulamalı) sınav yapardı kendileri. İsteyeni, istediği zaman sınav ederdi. En son sınava kalmayanlar kimlerse onları yoklardı. En sona da daima ben kalırdım. Kaldırırdı nihayet.
“Falanca parçayı mandolin ile çal!” diyor bana ama yok! Çalamıyorum ben. “Falanca parçanın notalarını melodisiyle birlikte söyle/ oku!” diyor bana ama yok! Okuyamıyorum ben. “Falanca parçanın sözlerini notasına uygun olarak söyle!” diyor bana ama yok! Söyleyemiyorum ben. Sonuç olarak “Otur! 1” diyor bana. Sınıftaki çocuklarda büyük bir gülmece. Gülmece ama şükür savuşturduk hem sınavı, hem gülmeceyi yine. Bu minval üzere üç sözlü sırnavdan 3 tane 1 alıyorum.
Sıra yazılı sınava geliyor. Kemanıyla ölçü ve ses veriyor, 3 ayrı melodi çalıyor. Çaldığı her melodui bir soru oluyor. Çaldığı ve kulaktan dinlediğimiz melodileri notalamamızı, yani nota olarak ölçü ve sesleriyle birlikte üzerinde “sol” sesinin anahtarı, “Sol anahtarı” bulunan forte çizgilerine yazmamızı/ geçirmemizi istiyor. 4. sorusu da Müzikle ilgili bir genel kültür sorusu. Bu sınavda tüm sınıf dökülüyor. En yüksek notu ben alıyorum! 9 (dokuz). Kaç sınav yatıysa da bu not şaşırmıyor; daima 9 alıyorum. Bu olgu sabitleniyor. Her dönem 3 adet bir, 1 adet 9 alıyorum devamlı. Bu notları toplayınca 12 ediyor. 4 sınav olunduğundan ortalama almak için 4’e bölünce 12/4=3 oluyor ve bu 3 artık benim klasik notum oluyor.
O yıl bütünlemeye kalıyorum bu Müzik Dersinden. Bütünlemede de 3 alıyorum. O zamanki sınıf geçme yönetmeliğine göre sınıfta kalarak yıl kaybetmem gerekiyor. Üstelik geçtiğim derleri yeniden geçmek zorun kalarak. Bereket versin o yıl, bu yönetmelikte ilk esneme yapılıyor ve tek dersi geçememiş olan öğrencilerden belirli bir not toplamını tutturan öğrenciye bir üst sınıfa devam hakkı veriliyor. Veriliyor ama bu hak bir defaya mahsusluk. Oldukça da yüksek bir toplam... Diğer derslerim oldukça yüksek olduğundan bu toplamı çok rahat geçiyorum. Böylece üçüncü sınıfa devam hakkı kazanıyorum. Eh üçüncü sınıf için Allah kerim!
Ne çare ki üçüncü sınıfta da klasikleşen durum aynen devam ediyor. Bu duruma o yıl son sınıfta olan Halis ARAL Abi çok üzülüyor. Bana yardımcı olmaya çalışsa da olamıyor. Kilitlenmişim ben, açamıyor. Yıl sonu yaklaşmış, okullar kapanacak ama durum yine aynı. Her şey esinleşmiş gibi; bütünlemeye kalıyorum aynı biçimde.
Az önce de değindim; Halis Abi, bizim Bozkır Taşbaşı’ndan…  Mahalle gibi, Taşbaşı ile Bizim Köy’ün konumu. Sanırım 3 km. civarındadır mesafesi. “Kerimin Hacı” derler babasına… “Altıparmağın Karamehmet” dedemin en önde gelen ahbaplarında birisi. Ata dede dostlarımızdan adeta en iyisi.
Rahmetli Dedemle birlikte çok gittik evlerine Onların… Onlar da bize… Ta ilk çocukluk günlerimden tanırım Halis Abi’yi  yani. Dediğim gibi üstelik, “ata dede dostluğu” var aramızda.
Halis ARAL Abi, kendi inisiyatifiyle Erten Öğretmenime gidiyor. Gidişinden haberim yok yani.“Ne olacak bu çocuğun hali?” diye soruyor; bir şeyler yapmasını istiyor. Lakin Erten Hanım pek oralı olmuyor. Diyor ki Halis Abi’ye! “Yeteneksiz olsa neyse ne? Hadi geçirivereyim o zaman. Ama çaldığım melodileri sınıfta en doğru O cevaplıyor. Kulağı sağlam yani. Çalışmıyor ve yapamıyor. Üstelik zaman zaman derslerime de girmiyor.”
Çaresiz halis Abi geri dönüyor ve bana anlatıyor bunları. Ancak “Hocam! Madem durum bu ve bu çocukta yetenek var…!? Derslerinizi sevdirseniz ya o zaman! Bir sorunu varsa yada sorunu her neyse bir ilgilenseniz ya lütfen!? İlgilenseniz de bu çocuğu kaybetmesek hani? Bu sizin göreviniz değil midir!” demesini bilemiyor. Demek ki o da çocuk! Belki ve hattâ Öğretmen de… Oysa kaybedilen sadece ben de değilim bu alanda… Her ikisi de sağ olsunlar yine de. Hem dünyasal, hem de ahretsel anlamda gerçek huzur, mutluluk, sağlık, sıhhat, afiyet ve hakiki bir başarı dilemekteyim evvela onlara sonra da cümlemize…

Uzatmayalım! Ben yine bütünlemeye kalıyorum tabii ki! Artık sınıf/ yıl kaybedeceğiz bu kesin! Güzün, bütünleme için Okul’a geldiğimde bir de ne duyayım. Her ikisinin de tayinleri çıkmış bizim okuldan ve bunun şerefine kimseyi bırakmayacaklarmış sınıfta. Herkese geçer not vereceklermiş. Verdiler de. 5 verdiler ve bir üst sınıfa devamımı sağladılar. Sağ olsunlar. Beni yıl kaybetmekten kurtardılar.
Bilirdim Zeki Hoca’mı yine de. Merhametli ve inançlıydı. Kendini erdeme taşımakta gayretliydi. Yolunuz açık başarılarınız daim olsun efendim bu yönde!

            **************

Bir sosyal paylaşım sitesinde bu dayak konusunu Zeki ÇUBUK Hocamın resmi altına yorum şeklinde yazdığımı anlatmıştım yukarıda. Hocam kayıtsız kalamadı konuya. Ve yazdı:
Özetlemem gerekirse?
“Sevgili Mehmet!
O yıllarda çok gençtim. Üstelik meslekte ilk yılımdı. Bir de idarecilik yüklediler sırtıma. Okullar karışmaya başlamıştı ayrıca. 12 mart 1971’in hazırlığı yapılmaktaymış, gençler birbirleriyle vuruşturulmaya çalışılıyormuş idi. Bir de o yıllarda bu tarz davranışlar sıradandı. Durum karşısında, benzeri birçok hata yaptığımı kabul ediyorum. Zaten daha sonraki yıllarda bu hatadan da döndüm. Bu konudan şahsen herkesten özür diliyorum. Hasetsen senden de. ne var ki hayatımın hiçbir döneminde kimseye yumruk atıp, bir boksör gibi öğrenci dövmedim ben. Belli; sen bu olayı görmüşsün ve samimisin! Ancak kanaatim odur ki sen bu görüntü karşısında şoka girmişsin! O öğrencilere attığım tokatları sen yumruk sanmışsın.
Bu arada bu vb. nedenlerle mandolin (herhangi bir enstrüman çalmayı öğrenememiş olmandan dolayı da inan çok üzüldüm. Keşke olmasaydı ama oldu. Çare yok artık. Lütfen affedin” şeklindeydi.
Böylesi bir cevabı alınca o kadar memnun ve mutlu oldum bilemezsiniz. Gerçekten de günümüz insanında az rastlanır bir erdem göstermişti. Sitede bulunan tüm arkadaşların takdirlerini topladığından eminim. Bir anda eriyip gitti o bendeki soğuk duruş ve hemencecik gidip öpesim geldi ellerini. Yalnız yol ıraktı, şartlar da uygun değildi. Ancak gidip yapacağım inşallah bunu ileriki günlerde..
Sonra “estağfurullah” dedim. “Hocam sizi affetmek ne haddimize. Var ise “helâl-ı hoş” olsun! Asıl siz helâl edin hakkınızı. Gösterdiniz erdem ve büyüklüğünüzü…Zaten siz öyle diyorsanız, öyledir; buna ne şüphe? Öylesin mutlu ettiniz ki hepimizi. Üstelik güzel bir örnek de oldunuz… Aslında anlayın ki beni utandırdığınız. Utardınız çünkü bilirdim sizlerde merhametin de bolca bulunduğunu. Çalışkanlığınızı ve benzerlerini…” başarı , beceri ve yeteneklerinizi. Hele hele bu zorlu hayat yolcuğunda kendi başınıza aldığınız o yüce mesafenizi, Yaptığınız o büyük yolculuğunuzu. Aslında sizi daha iyi anlamalıydım lakin bende henüz 11 yaşındabir çocuktum…Beni de hoş görün lütfen.

Sonra da yazıştık özelden. Ve yazışmak da isterim ayrıca. Yeniden, yeniden. Dertleşmek ve dostlaşmak isterim bu şartlar altında. Ve gıyaben öpüyorum ellerinden.
Doğruluk derecesini henüz tam olarak teyit etmedim ancak son öğrendiğim bilgilere göre meğer kendisi çocuk yuvalarından yetişerek gelmiş oralara. Ve eriştiği cümle noktalara… Hayatın bunca çilesiyle…
Demek istediğim şudur ki:
Evet! Kabul ediyorum; aslında Zeki ÇUBUK öğretmenim de içinde yaşadığımız sosyoekonomik, sosyokültürel ve toplumsal düzenin mağdurlarından birisi. Ve böyle olduğu içindir ki başına geldi burada anlattığım o sürçmeler. Ancak görüyorum ki az insana nasip olacak derecede aşmış hepsini; çıkmış üzerlerine.
Ve bakın! Nereden, nereye…
Kutlarım sizi Öğretmenim kutlarım! Hoşgörün; haddimi aşarak…!

***************

Bu anlatımlardan sonra buraya bir anı daha koysak sanırım iyi olacak. O da Edebiyat öğretmenlerimizden birisine ait olsun.
.


B- Küçük Bir Anı da Öğretmenimizden:

Biliyorsunuz İvriz’de 2 Öğretmen, 1 de idareci Öğretmen günlük nöbetler tutarlardı. Bunlardan birisinin kadın, diğerinin erkek olmasına da dikkat edilirdi.
Burada nakletmek istediğim anıyla ilintili olanlardan biri kadın olan Öğretmenlerimizden olup Okul’umuza henüz gelmiştir.
O gün birinci sınıfların yemek masalarına gelindiğinde “Bayan Öğretmen” çocukların zeytini elleriyle alarak yediklerini, çekirdekleri de ağızlarından tükürürcesine masanın orasına burasına fırlattıklarını fark eder. Duruma derhal müdahale eder; onları eğitip öğretme yoluna gider İvriz’de.
Ne denli uğraşa da çocuklar çatallarını tutamazlar bir türlü. Ömürlerinde görmemiş, kullanmamışlardır sanırım onlar çatalı. Dolayısıyla bir türlü beceremezler ellerindeki tutmasını. Öğretmenimiz öğretmeye kalkıştığında ise oldukça zorlanırlar; çatallarıyla tutamaz, balık kaçırır gibi kaçırırlar o kara zeytinleri. Masanın üzerine, yere ve ora bura… Her yer zeytin çekirdeği olmuştur zaten. Görüntü fena…!
Hanım öğretmenimizin bu davranışı artık sıkmış olsa gerek ki yanındaki erkek olan nöbetçi Öğretmeni. “Aman! der “Hoca Hanım! Bırakıver şu ayı oğlu ayıları…! Bunlardan adam mı olur…?”
Çok garipser “Bayan Nöbetçi Öğretmenimiz” O’nu, söz ve davranışlarını ancak seslenmez!
Diğerinin adamlığını ise çok gördük çok…! Konuşmaktan bile acizdi; bırakın ders anlatmayı… Gerçi yakışıklıydı kerata… Ama, gel ama…
Düşününce bulursunuz bahsini ettiğim bu her iki öğretmenizin de kimliğini. Bilemediniz mi? Bu öğretmen’in adı Hüseyin YILMAZ’dır. Bayan ise Rahmetli Müdürlerimizden Sn. Turgut ÇIMRIN’ın eşleri, değerli eğitimci, öğrenci dostu, çağdaş ve Atatürkçü bir kafaya ve güçlü bir kişiliğe sahip olan Sn. Saniye ÇIMRIN Öğretmenimizdir.






C- Hacı Veli…

Madem söz buraya gedi; öyleyse biraz da birçoğumuzun ve benim sevgili Öğretmenim, sevgili Öğretmenimiz  “Hacı Veli ALLDEMİR’den” bahsedelim biraz da burada. Konuyla bağlantısı bakımında ve mümkün olduğunca objektif kalmaya çabalayarak. İnşallah saygı ve sevgiyi elden bırakmayarak…
Kendileri Okulumuzun öğrencisidirler. Bir haylice atak ve oldukça zekidirler. Fakat Annesinin Kendisine dediği misal, “Eller akıl toplarken, O çakıl toplamıştır”. İyi niyeti, gençlik heyecanları, idealistliği ve o yıllardaki hayata dair tecrübesizliği suiistimal edilmiş, hem kendinin hem de hepimizin aleyhine dönüştürülmüştür. O kendisini “akılsız” ilân etse de bugün hepsinin farkındadır. Akılsızlığı sadece dünya malına mevki ve makamına heves edip de elde etme temayülü göstermeyişindedir. Bu da sanırım bir akılsızlık değil, yüce bir erdem olsa gerektir. Ki hayatımda, iyi niyet taşıyıp da C.Allah’ın dosdoğru o doğal yoluna eriştirmediği insan görmedim ben!
 Son sınıfa geldiği zaman, o sıralardaki okul idaresi ki bunlar, başta Okul’un Eğitim Şefi Mustafa KARATAŞ, Okul Müdürü Hasan DEMİROĞLU, Ayniyat Müdür Muavini İsmail BAYLAKOĞLU, Edebiyat Öğretmeni Nuri GÜNGÖR olmak üzere, disiplin kurulunda görevli sair öğretmenler Hacı Veli’yi taşıyamamış, adeta bir neden uydururcasına Okul’dan “sürgün” etmişlerdir.
Bu “sürgün” kendisini oldukça derinden etkilemiş ve bilemiştir. Ayrıca da “göreceli büyükseme” diye tanımladığım bir psikiyatrik olgunun içine itmiştir. Ki böylesi bir konumla yüzleşip onu yenmeden yahut onunla barışmadan, o kişilerin geleceğini derinden etkiler sözünü ettiğim bu olgu. Büyük bir travma yaratır ömrü boyunca kişiliğinde, kimliğinde ve ileriki yaşamında. Dolayısıyla bu işin üzerine gidilmesini çok önemli buluyor Hacı Veli’nin biraz sonra anlatacak olduğum mücadelesini yürekten kutlarken herkese de benzer mücadeleyi vermesini önermekteyim.



a- Göreceli Büyükseme Nedir?

Kendi ortaya attığım bu kavrama çok kısa bir tanımlama getirmek gerekirse:
Kişilerin önceki, özellikle de yokluklar içinde geçen günlerinde gözlerinde büyüttüğü, hattâ o şeye birçoklarının da imrendiği ancak elde edemediği, ancak işin esası itibariyle çok da önemli olmayan, hatta o kişinin yeteneklerinin çok üzerinde bulunan olay, olgu, eşya, mevkii, makam vs. benzerleridir ki, ilgili kişi bunlardan zorunlu olarak mahrum bırakıldığı zamanlarda oluşur. Bu oluşuma muhatap kalan kişiler, ileriki hayatlarında aynı anlamda ve ne denli başarılar, nimetler, varlıklar, mevkii ve makamlar elde etseler de gözde göreceli olarak büyütülün o şeyin yerini tutamaz. Eğer bununla yüzleşilmezse o şahsın nazarında, önemsizliği genellikle idrak edilmez ve sürekli büyük kalır. Çoğu insan bu büyükseme hadisenin altında ve travmasında ezilir durur bir hayat boyunca.
Bunun muhtelif örnekleri pek çoktur.
Diyelim ki: “kendilerine eller gibi sıradan dahi olsa bir düğün yapılmayan çoğu insanın bu konudaki üzüntü ve özlemleri ile oluşun üzüntü, imrenç, yada travma.
Durum olunca, anlatmaya çabaladığım o olgu o olgu göreceli olarak büyütülür durulur akıllarda, kimlik ve kişiliklerde. Bir çok hal ve hareketini bozar insanın. Dolayısıyla bu tarz “göreceli büyüksemelerle” yüzleşilmek icabeder ki o kişide andığım travma oluşmasın yahut ortadan kalksın!... Bu yolla da gelecekteki yaşamında daha mutlu olabilmenin yoluna girebilmiş olsun!
Bu olgu hemen hemen her insanda olmakla birlikte, oluşumu, derecesi, seyri ,yüzleşilme biçimi, yenimi ve barışı kişiden kişiye farklılık göstermektedir.



b- Hacı Veli Neden ve Nasıl Sürgün Edildi?

Yukarıda da anlattığım gibi kendisi Hadim, Eşenler’lidir. “Şakir” adında gariban bir köylünün 6 veya 7. çocuğu... İvriz’i kazanmış yatılı okumaktadır ama cep harçlığı gönderecek durumda bile değildir babası. Yazları çalışması gerekmektedir. Bu nedenle Konya’da yaz tatillerinin bazılarında, gazete, çorap, ayna, tarak vs. falan satmıştır. Son sınıfa geçtiği yıl doğal olarak büyümüş, serpilmiş, güçlü kuvvetli bir genç olmuştur. Durum karşısında elbet istek ve ihtiyaçları da artmıştır. Durumla orantılı olacak biçimde daha fazla harçlığa ihtiyaç duymaktadır. Konya Merkez’de yaptığı işler bunun için yetmemektedir. Üstelik kapanan ders yılında 4. ve 5. sınıfa olan öğrencilere yaz çalışması da vardır Okul’da. Bütünlemeye kalmadan geçenler için Okul’un kapanışından (takribi mayıs sonu) 10 Temmuza kadar süren, bu tarihten sonra da bütünlemeye kalan aynı sınıf öğrencilerince okul açılana kalan yürütülen bir yaz çalışması… Kendisi bütünlemeye kalmamış doğrudan geçmiştir son sınıfa. Dolayısıyla Okul’dan ayrılmadan o yılın yaz çalışmasına katılması gerekmektedir. Bu durum ise onun harçlık kazanacağı zamanı haylice daraltmaktadır.
Tabii ki bu konuya dair başkaca fırsatları da kollamaktadır.

Bizim Yelbeyi Köyü’nün hemen batısında ve bizimle sınır olan Hisarlık Beldesi vardır ki o sıralar orası da köydü. Bu köyün halkı bizim köyümüzden daha uyanıktır aslında. Özellikle benden. Onların bu hakkını teslim etmeliyim burada.
İşte bu köyden Süleyman NERGİZ ile Kemal BARIŞ’da okumaktadır Hacı Veli ile birlikte Bizim Okul’da. Aynı devredirler. Hattâ Ben Konya Bozkır Taşbaşı’nda, yani Halis ARAL Abi’nin köyünde öğretmenlik yaptığım yılların sonuncusunda, 1979-1980 Öğretim yılı aralığında Süleyman NERGİZ Bozkır ilköğretim Müdürlüğüne de yaptı. Kendim oradan 1980 yılının Güzünde ayrıldığım için Süleyman NERGİZ Abi’nin bu müdürlük görevinin devamını bilemiyorum. Kemal BARIŞ Abi hakkında ise pek bilgim yoktur.
Bildiğim şudur ki:
Bu 2 ağabey yazları Hacı Veli Öğretmenim gibi Konya’da gazete, çorap, vs satmaz, daha çok para kazanılmaya uygun olan İstanbul’a gittikleridir. İşte bunlar Hacı Veli Öğretmenime İstanbul’a gelmesini salık verirler. Kendisine orada iş bulacaklarını, yardım edeceklerini söylerler.
Yaz çalışmalarının ilk dönemi devam etmektedir. Hacı Veli de katılmaktadır bu çalışmalara. 20 Haziran’dan hemen sonraki günlerde bir haber gelir kendisine Kemal BARIŞ’tan.  İş bulmuştur Hacı Veli’ye, üstelik de paralı bir iş. Ancak 25 Haziran’da işbaşı yapılması gerekmektedir. Oysa Hacı Veli’nin yaz çalışması bitmemiş, daha 15 günlük süresi vardır. İyi de gitmelidir. Peke Çare nedir? Doğruca Mustafa KARATAŞ’a gider ve durumu anlatır ve izin ister.
Karataş “Olmaz!” der, vermez izini. “Lâkin” der, “madem durum budur, okullar açılınca Okul Aile Birliğinden yardım yaptırayım sana”. 5 yıllık öğrencisinin bu durumunu bilmezmiş gibi. Yahut da bilmediği ortada. Kabul etmez Hacı veli de bunu!
Okul’un Edebiyat Öğretmeni Nuri GÜNGÖR’den yardım ister. Fakat beklediği yardımı O’ndan da göremez. Tutar kaçar okuldan. Ver elini İstanbul… Doğruca bulur Kemal BARIŞ’ı ve kapar işi. Kemal BARIŞI’ın Babası kendi köylerinde Marangoz olduğundan, Hacı Veli Hocamın köylerinde de çalışıp iş yapmıştır. Hatta Hocamların işlerini de... Dolayısıyla tanımaktadır O’nun babasını da tanımaktadır kendisi. Ve daha bir samimidirler Kemal Abi’yle.
Kapar işi kapmasına ama beğenmez bu işi beğenmez Hacı Veli. Üstelik Okul’daki yaz çalışmasından kaçışına da pişman olur.
Yaz Çalışmasının ne olduğunu ve işin detaylarını daha ileride anlatacağız. Biz konumuza dönelim ki o işten hesabını kestirip Hacı Veli de döner gelir okula. Dönüce bir de ne göre? Yaz çalışmasının son günleri için bir gezi tertip edilmiştir Okul’ca. Kazandığı parayla O da gitmek ister bu geziye ancak listede değildir. Israr etse de almazlar onu listeye. Kurallar sıkıdır.
Ancak diğer çocuklardan birisinin geziye katılmayacağı çalar kulağına. Araştırır; gerçektir. Durumu gezinin sorumlusu konumundaki Öğretmen, Nuri GÜNGÖR Hocamıza iletir ve “kendinin O arkadaş’ın yerine geziye katılmak istediğini” söyler. Öğretmen, “Benim için fark etmez.” diyerek isteğini kabul eder Hacı Veli’nin.
Gezi, yine Köy Enstitüsü kökenli bir okuladır. Ortaklar İlköğretmen Okulu’na… Giderler; İvriz’le mukayese götürmez derecede güzeldir; Oldukça da mümbit bir arazidedir. Harika bir yerde, çam ormanlarının arasında, sırıl, şırıl sularıyla adeta bir cennettir. Tüm öğrenciler çok beğenirler orayı.
Gezi biter; dönerler geri. İlişik kesip ayrılacaklardır Okul’dan Tam bu sırada Mustafa KARATAŞ Eğitim Şefliği Odası’na çağırtır kendini. Gider gitmesine ama söylediklerini dinlemediği için KARATAŞ çok öfkelidir Hacı Veli’ye... Sözünü geçirmeyi severdi zaten rahmetli. Dedim ya; Okul’u benimsemişlik, O’nunla bütünleşmişlik konusundaki tutumunda ifrata/ aşırılığa kaçırmıştı. Araştırmalarımın gösterdiği istikamet de böyledir zaten. Ve bu ifratı kendisi dahi belki fark edememişti. Ettiyse bile kendini bu yoldan alıkoymamış, koyamamıştır.
Nitekim Hacı Veli’yi sille tokat dövmek ister. Ne var ki Hacı Veli buna izin vermez. “Hocam” der; yakışık ağlıyor mu…? Basanız ya; koskocaman delikanlı olmuşuz biz!” Tutar ellerini KARATAŞ’ın, kendini dövdürmez. Ve iteleyerek O’nu çıkar gider kapıdan dışarı. Okul’dan keser o yıla ait ilişiğini. Ver elini okul harçlığı kazanma kavgası…
Bu anlatımı duyunca ben; “Eyvah!” dedim, “eyvah ki eyvah! Keşke yeseydiniz o dayağı…mutlaka bu dayakla kurtaracaktınız yakayı.Göreceğiz bakalım bundan sonraki olacağı.”
Eylül olup da okullar açılınca başlar 6. sınıfa. Aradan fazla zaman geçmez; disipline çağırırlar Hacı Veli’yi! “Yaz çalışmasını terk etmekten, Hocasına el kaldırmaktan” sorgularlar kendisini. Sorgularlar sorgulamasını ancak Bir şey olacağını beklememektedir Hacı Veli! Rahattır içi. Çalışır derslerini. 6 sınıflarda uygulanan 2 ay süreli ve bu sürede daima orada kalınan köy İlkokulu stajının zamanı gelir. Staj grubu oluşur ve hazırlanırlar gitmeye. Kumanya yatak, yorgan, yem yiyecek tekmil; çıkılacak tam yola... 1964 yılının kasım sonu…
Bir de ne duysun? Arkadaşları getirirler haberi. “Yaşadın” derler; “hadi gidiyorsun o güzel Okul’a!” Hacı Veli şaşırır…! Nedir; bahsedilen hangi güzel okuldur? “Ortaklar İlköğretmen Okulu’na gidiyorsun; “sürgünün çıkmış”; kurtardın İvriz’in soğuğundan. Cennet gibi yere, cıvıl cıvıl  kuş seslerinin arasına/ yuvasına gidiyorsun!” derler.
“Sürgün sürgündür oğlum, bunun güzeli mi olur?” der Hacı Veli. Önce şaka falan sanır. Yine de meraklanır. Gidip öğrenmesine fırsat kalmaz; çağırırlar idareye! Valizini derhal hazırlatıp ilişiğini keserek aynı anda Okul’dan uzaklaştırırlar.
Arkadaşları staja; kendisi sürgüne…
Doğruca Ortaklara…



c- Hacı Veli’in Mücadelesi:

Bu iş ise çok dokunur, çok yaralar O’nu. Lakin çaresizdir gidecek. Gider ve Ora’da bitirir okulu. Ancak hazmedemez bu durumu. Kafasına koymuştur; okuyacak, gerekli şartları oluşturarak öğrencisi olduğu halde kovulduğu Okul’a yani İvriz’e yeniden dönecektir. Hem de Öğretmen olarak… Karşılarına dimdik dikilecektir kendisini Okul’dan kovanların! Kafası bu noktaya kilitlenmiştir artık. Bunu yapacaktır ki durumla yüzleşecek, rahatlayacaktır.
Kendisini derslerine verir. Zaten başarılı bir öğrencidir. Daha da çok çalışır. Hiçbir olaya bulaşmaz. Hatta kendi ortaya da çıkarmaz. Okulun güzelliğine da hayrandır zaten. İklim de yumuşak, ortam oda…  Rahat bir öğrencilik döneminin ardından başarıyla Haziranda bitirir Okul’u, İlkokul öğretmenliği yapmayı hak eder.
Anlatımlarımdan da anlaşılacağı üzere bu kâfi değildir elbet O’na. Bir kısım Fakülte, Yüksek okul ve Eğitim Enstitüsü sınavına girer. O sıralarda ÖSYM yoktur daha ortada. YÖK de… Sınavları her Üniversite veya okul bizzat kendisi düzenlemektedir. Ayrıca fark derleri vererek Lise mezunu da olmaya gerek yoktur o dönemde sınavlara girebilmek için. Lise dengi bir okulu bitirmek kafidir. Sadece sınav kazanılırsa eğer, kayıt için Lise diploması alması istenebilmektedir bazı okullarca.
Hacı Veli, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi ile Şimdiki Gazi Üniversitesi’nin nüvesi olan 2 yıllık Gazi Eğitim Enstitüsünün Türkçe Öğretmenliği bölümünü kazanır.
 Bir tercih yapmak durumundadır. Siyasal’a giderse önü açıktır. O yıllarda siyasal okuyup da en azından vali olmayan mı vardır ki? Lakin O’nun hedefi başkadır. İvriz’e öğretmen olarak gitmek istemektedir ki yukarıda anlattığım göreceli Büyükseme ile yüzleşip onu alt edebilsin. Kişiliğini kendisine karşı haksız bulduğu o “sürgün travmasından” yapılan kurtarabilsin! Farklı okulların sınavına girmekte kastı, açıkta kalmamak yüksek okula mutlaka devam etmek arzusudur. Şimdi ise elinde iki seçimlik hak vardır. Ancak O’nun kararı bellidir. Teper Siyasal’ı, gider Gazi’ye… Oysa 1965 yılında Siyasal’a kim bilir nerede ne valisi olurdu en azından. Ancak bu durum O’nun için önemli değildi. Önemli olan İvriz’e gidip, kendisini Okul’dan kovan insanların karşısına dikilmek, onlarla eşitlenmekti. Neticede kendi iç dünyasında oluşan o “göreceli büyükseme” hadisesiyle yüzleşip alt etmekti. Bunu yapmasa yara kalırdı çünkü içinde.
Gazi’de 2 yıl okur ve derece yapar. Böylece İlköğretmen Okullarında Öğretmenlik yapma hakkı kazanır. O artık bir Edebiyat Öğretmenidir. Kuralar çekilir yanlı İvriz’i bir başkası çekmiştir kur’da. Kendisi daha ise İmroz’u. İmroz daha rahat, daha güzseldir oysa. Hemen değişir kura kağıtlarını o arkadaşı ile. O da kabul eder büyük bir memnuniyetle.



d- Hacı Veli’nin 2. İvriz Macerası:

1967-1968 yılındaki öğretim yılının başı. Biz 2. sınıfındayız İvriz’in. Derken O çıkageldi
Türkçe derslerimize. Hacı Veli yani…
            Sempatik ve atak. Bizim sınıfta kız öğrenci olmadığından biraz daha rahat. Rahat konuşuyor, rahat anlatıyor. Dersleri de harika güzellikte geçiyor. Bizim Köy’den olup aynı zamanda akrabam da olan Kemal GÖKER Abi ve Ali İhsan GÜRÜN ile de aynı devre. Üstelik iyi arkadaşları onlar da. Ben O’nu seviyorum ancak O da beni seviyor. Sevip korumaya, yanına yöresine alıyor.
            Yukarıda da değindiğim gibi oldukça sempatik, idealist, kararlı ve çalışkan. Marksist ideolojiye de tamamen inanmış. Kendisini kesinlikle bu anlamda bir komutan saymada. Yapılması düşünülen Sol bir devrimin askerleri olarak yetiştirmekte bizi. Biz de, giriyoruz bu yola. Dediğim gibi aksam okuma ve sohbet topları düzenlerdi evinde. Bir de aldığı maaşının yarısını kitaba verir, “bizler okuyalım” diye ortalık yere koyardı.
            Evindeki toplantılara ben de katılırdım. Orada çok daha rahat bir ortam vardı. Gelenler çoğunlukla üst sınıftan ağabeylerdi. Bu hususun takdirini sizlere bırakıyorum ancak orada serbestçe oturulur, konuşulur, uzanılıp yatılır, bir şeyler yenilip içilirdi aynı zamanda. Hatta sigara bile içilirdi rahatça. İtiraf etmeliyim ki sevmesem de kokusunu, onlara imrenir, ben de içmek isterdim ortadaki sigaradan. İntibaım oydu ki, içsem bir şey diyen olmazdı. Lakin yine de utanır içmezdim ben. Ancak söylemeliyim ki, bu manzaranın bende sigaraya içmeye karşı bir imrenç yaratmıştır. Nitekim 5. sınıfa geldiğimde içtim ilk sigaramı. Basket Sahası’nın altındaki tığını Armut ağaçlarından birinin altında. Öylesine hoş döndü ki başım, ve öylesine bir hoşluk hissettim ki sormayın. Derhal aşığı oldum sigaranın. Ve 26 yıl içtim. Hem de ne içme. Birbirine eklemeyi dahi geçmiş ikiz üçüz sigaralarım olurda aynı anda yanan.
            Bu konunun detaylarını “Çürüme” adlı kitabımda anlattım. Öğretmenlikten emekli olduğum yıl şükür onu da bıraktım. 15. senenin içindeyim su an… Allah büyük söyletmesin ama bir daha içeceğimi sanmıyorum. Çünkü aklımı işlevsel kullanarak fikri bir dönüşüm sağladım kendi üzerimde.

                     ************

           Öğretmen’imin öğrencileri yapılacak o “sol devrimin askerleri” olacak şekilde yetiştiriyor olması o zamanki Okul İdaresi ve konunun İvriz’deki asıl sahiplenicilerince büyük takdir ve destek topluyordu. Yada işlerine öyle geliyordu; orasını bilemiyorum. Bildiğim şey içinde bulunduğu ve yukarıda anlatımını yaptığım o “göreceli büyükseme” olgusunun zafiyetinden de yaralanarak kendisinin iyi niyet ve idealizminin, aynı odaklarca “pohpohlanıyor” olmasıydı.
            Durum bu olunca kendisine ilk ve önemle sahip çıkanlar, O’nu Okul’dan uzaklaştıranlar olmuştu... Başta Mustafa KARATAŞ olmak üzere Nuri GÜNGÖR, Hasan DEMİROĞLU İsmail BAYLAKOĞLU ile sair benzerleri…
            Bu husus manidar değil mi sizce?
            Oysa Anladığım kadarıyla Hasan DEMİROĞLU diğerleriyle aynı fikriyatta değildi. Ne var ki yakayı diğerlerine kaptırmış görünüyordu. Belki de işin içinden çıkamıyordu. İşin bu detaylarına erişemedim.
             BAYLAKOĞLU’nun durumu da manidardı aslında. Bakın nasıl?
             1. Sınıftayken biz, kendileri iş derlerimize giriyordu. O kadar ayan beyan hatırlıyorum ki kendisi bariz bir biçimde “en keskin bir solcuymuş” portresi çiziyordu. Hal ve hareketlerinden hiç hoşlanmıyordum daha o çocuk gözlerimle ve gözlemlerimle bile.
            İlkokulu bitirmiş İlköğretmen Okulun’a girmişiz. Kendimizi biraz daha büyümüş sayıyoruz. Bunun ifadesi anlamını da gelen, ülkemizdeki oturmuş alışkanlıkta da olduğu gibi bizler de öğretmenlerimize “Hocam” diyoruz. Nitekim “hoca” sözcüğü de, “öğretici, eğitici, usta, önder, ders verip yol gösterici vb.” anlamlar içermektedir. Kendi içeriğinde “Öğretmen” anlamı da mündemiçtir. Hatta “öğretmen” kelimesinden daha kapsamlı ve şümûllüdür. Biraz daha ağır azamdır Öğretmen. “Öğretmen” ise hocaya göre daha sevecen…!
             Durum budur bu olmasına ama BAYLAKOĞLU’dan itiraz gelmektedir buna. “Bana “Hocam” demeyin!” diyor bize. “Hoca camide olur; “Öğretmenim” deyin bana…!“ Hoca camide olur.
             Haydaaaa! Bu da ne böyle? Ne tavrı hoşuma gidiyor ne de tarzı. Ne de içten buluyorum kendisini; hatta biraz da çıkarcı ve itici... Söylediklerini de yanlış ve yabancı…
             Cami’dekine “imam” derler be adam! “Hoca” dediğinse en büyük bir öğretici…  İmamlara da “hoca” denilir, çünkü onlar da yaparlar bu öğreticiliği! >Böyle davranıyorsun da acaba kimlere yaranmaya çalışıyorsun ki ey Hoca…?
            
             Kendileri Ayniyattan sorumlu müdür yardımcısı idiler ki daha ileride anlatacak olduğum o Okul ayniyatı, döner sermayesi, ihaleler ve benzerlerine dair olarak yapılan soruşturma neticesinde kendileri de sürgün edildiler Okul’dan!
            Nereye mi?
            Konya Ereğli’ye ait Zengen köyündeki “Yeni Zengen Yatılı Bölge İlkokulu’na”… Ortam ve devir değişip de zamanın “MC (Milliyetçi Cephe) Hükümetleri” işbaşına gelinceyse, kendilerini büyük, büyük mevkilerde izliyoruz!? Ankara’da… Milli Eğitim Bakanlığında, Şube Müdürlüklerinde falan gibi…
            Eh, bilemem; belki fikir değiştirmiştir. Bu olağandır. Önemli olan insanın samimi olmasıdır. Yoksa samimiyetle görüş değiştirmiş olması kınanamaz! “dönek” diye bunlara değil, sağ gösterip sol vuranlara, sol gösterip sağ vuranlara daha doğrusu içiyle dışı ayrı olanlara ve rüzgarın yönüne göre şekil değiştirenlere denilir. Ben ise kendisinin samimiyetini test edicilerden değilim. Sadece dersimize girdiği yılki gözlemlerim bana kendisini çok da içten buldurmadı. Bildiğimin hepsi budur.
            Eh! Gemisini yürüten kaptan zaten bu ülkede…
      

  
Mmmmmmm
mmmmmmmmm

Karataş’ın tokatı.

Hhhhhhh
Lllllllll
kkkkkkk
bbbbbbbbbb

6- Ne Haldeydik?

Ttttttt
Mmmmmmmmmm
Kkkkkkk
sssssssssssss


A- Caner Dişlerini Fırçaladı mı?

Bizim Caner’i işte o gün tanımıştım. Bencileyin oda ufak tefek, sıska ve çelimsiz bir çocuktu. Yine de öyle dediğime bakmayın; eti sıkı tam bir çetin cevizdi. Karakteri de öyle… Üstelik çok da zeki. Ve tam bir kitap kurdu…
Saf ve kavruk bir Anadolu çocuğu işte… Konya Beyşehir’in Yeşildağ Köyü’ndendi Caner ARABACI… Aslında bizim İsmail YILDIRIM’da oralıydı… Yeşildağ’la karşı karşıya duran Kayabaşı’lı… İkisi hemşeri olmak hasebiyle iyi görüşüyorlardı… Ahmet AKDAL ve Osman ACAR da öyle…
Akşamın ikinci etüdü de bitmiş yatakhanelere gelmiştik. Hazırlığımız tamamlayıp yatacaktık. Bu arada gözüm Caner’e ilişti…?
Pijamalarını giymiş, ayaklarında kauçuk terlik, elinde sabun, diş macunu, fırça ile omuzlarında da bir el yüz havlusu vardı. Gelip, yanı başımdaki musluğa durdu. Ayaklarını, ellerini ve yüzünü yıkadı. Belli; dişlerini fırçalayacaktı…
Ama o da ne?
Caner macunu değil, sabunu kullandı fırçada. Ve sabunla fırçaladı dişlerini güzelce… İyi de? Bu macun ne olacaktı…? Elindeydi macunu da…!?
Benim de çekti bu husus dikkatimi! Gerçi macun ve fırçayı henüz ben de kullanmamıştım ama Öğretmenimiz İlkokul’da anlatmıştı bunu! Dişler macunla fırçalanacaktı yani. “Acaba bir bildiği mi vardı Caner’in?” diye düşünmedim değil!? 
Seslenmedim; izledim…!
Bir de ne göreyim? Caner macunun kapağını açtı; mercimek kadarını işaret parmağının ucuna aldı…!? Aynaya bakarak dişlerinin üzerini bir güzel cilaladı…!? Cilaladı o macunla… Ve ağzını buruştura, buruştura gitti…!
Allah; Allah…!?
Başka çocuklara da baktım ben!?
Onlar macunu fırçada kullandılar. Gerçekten de öyle olmalıydı. Bence zaten Caner yanılmıştı! Tuttum bende macunu fırça üzerine sürerek macunla fırçaladım dişlerimi. Evet; doğrusu bu olmalı ve hatta buydu!  
Sanırım sondan işi Caner de düzeltti. Ki mutlaka düzeltti. Şimdiler de koskoca Doçent’tir O!
Ve; kütüphanelerle arşivlerden pek çıkmayan tam bir kitap kurdudur O!
Öğretim görevlisi arkadaşları diyorlar; ben bilmem…?
“Kırk Profesörü arka cebinden çıkarır!” diyorlarsa da pek anlamam!
Ülke ve iletişim tarihi her neyse de Konya tarihi ve kültürüne hakimiyeti oldukça güçlüdür benim bildiğim… Dilimizi de…
Ancak yabancı dil bilmez! Bu nedenle de Doçentlikten öteye geçemez…!
Sonradan bu konuyu sordum Caner’e de:
Meğer babası macun alamaz, diş fırçasını evlerinde sabunla kullanırmış. Caner diş macununu daha önce ne görmüş, ne de kullanmış. Okul’dan verilen talimat üzerine gelirken almışlar Konya’dan Caner’e onu.
Çok düşünmüş Caner; babasının uygulaması ile macunun bağlantısını!? Diş fırçalarken nasıl kullanılacağını… Nihayet aklınca öyle bir yol geliştirmiş. Daha sonra diğer çocukları görünce kendi uygulamasını doğrusuyla değiştirmiş… Zaten yaptığı uygulama hem kafasına yatmamış, hem de ağızdaki uzun süreli macun tadını sevmemişmiş…!

mmmmmmmm
a- Kitap satan Caner, tencere tava satanlarla…  
ppppppppppppp



b- Caner’in Okuma Hakkının Elinden Alınması:

Devamı ve tarih Doç’u Caner.
Kkkkkkk
Mmmmmmmm
Kkkkk


B- İshal Var mı İshal?

Caner’in yaptığında ne var da? Siz asıl benim halimi görmeliydiniz ertesi akşam! Tam bir perişanlık ve şaşkınlıktı halim!
İkinci etütten erken çıkardılar bizi. Yeni dersliğin zemin katının, doğru tarafındaki Okul İdaresi’ne ait odaların bulunduğu koridorun çıkışına doğru sıraya dizdiler hepimizi.
Oradaki çıkış kapısındaki küçük masada bir adam oturuyordu. Yanına gelen çocuklara bir şeyler soruyordu. Sıra bana doğru yaklaşmaktayken herkesi sorduğu bir soru kalağıma geldi benim de?
“İshal” soruyordu “”ishal…!?”
“İshalin var mı?” diyordu herkese…!?
Kimisi var; kimisi yok diyordu kısaca.
Ancak bu da neydi acaba?
Doğrusu hiç duymamıştım ben kelimeyi her ne idiyse!?
Aldı beni bir telaş…!?
“Ulan, bu da neydi?”
“Var” desen olmaz; “yok” desen olmaz bilmediğin şeye…?!”
“Hadi “Var!” deyince “Çıkar madem onu!” derlerse ne olacak!?”
“Peki; “Yok!” desem de, ya önemli bir şey vereceklerse!?”
“Allah, Allah…!”
Çözemedim bir türlü işi…
Sıra da gittikçe yaklaşmakta bana!
“Hay Allah! Ne yapsam ki acaba?!”
Bende bir telaş ki sorma!
Aaa…! Bir de ne göreyim? Osman Abi orada… Bizim Öğrenci Başkanı yani! Hemencecik rahatladım. Yavaşça yanına sokuldum; “İshalin ne idiğini” O’na sordum?!
Osman Abi hafifçe güldü!
“Ötürek Ulan; ötürek…!” dedi… “Duymadın mı…?”
Ne yalan söyleyeyim; duysam böyle telaş eder miydim? Hem soranın kimliği bile malum değildi o an bana.
Meğer sıhhiye Mehmet Abi’ymiş orada oturan adam da!

Yine de “Sıhhiye” dediğime bakmayın siz; doğrusu pek çok doktordan ileri ve mesleğinde tecrübeliydi doğrusu. Öyle ya; yıllarını verdi okul çocuklarının hastalıklarına dair teşhis ve tedavileri konusunda.
Okul Revir’inin Başhekimi oydu. Hastası da hiç eksik olmazdı. 10-15 arasında hastası yatar hastası daima vardı.
Ereğli’deki Hükümet Tabipliğine yahut Hastane’ye durumu oldukça ağır olanları yollardı sadece… Gerisini hep kendisi teşhis ve tedavi ederdi.
İşte o Mehmet Abi vardı orada.




C- Kompostoyu Öğrendikten Sonra Milletvekili Oldu!

Burada bizim Hasan’ın bir anısından da bahsedeceğim kısaca. Ki durumumuz hakkında bir fikir oluşturun yine de!
Hasanların sanırım bizden 2 yada 3 yıl sonra geldiler İvriz’e. Geldikleri o ders yılının ilk günleriydi henüz.
Bir köy misali araziye yerleşen, “İ-V-R-İ-Z” harflerini yazarak konumlanan okul yerleşkesinin yukarı bölümlerinde, yani “V” harfinin açı açıklığındaki o yerde bir içtima alanı vardı. O yıllarda içtimalar hep orada yapılırdı. Özellikle Okul’un yeni ders yılana başlangıç günlerinde biraz fazla olurdu içtimalar.
İşte bunlardan biri, belki de o ders yılının ilk içtiması idi.
İdareci Nöbetçi Öğretmen ki, yine o Öğretmenimiz Meşhur Mustafa KARATAŞ’tı.
Birinci sınıflardan ilk hafta için mutfağa gönüllü nöbetçiler istedi.
Gerçi yukarıda andığımız gibi bu nöbetler her sınıf ve şubece, kendilerine ayrılan görev alanlarında sırayla yapılırdı. Sanırım bu gönüllü nöbetçiler sıralarını önden savacaklardı!
Zaten mutfak nöbeti hep birinci sınıflara verilirdi. (Şimdiki ilköğretim 6.sınıf)

5-6 çocuk derhal göreve talip oldular ve öne fırladılar.
Büyük bir iştiyakla öne ilk fırlayan çocuk dikkatimi çekmişti. Gerçi biraz da şaşırmış gibiydi! Sevecen ve içten bir çocuktu. Azimliydi. Sevimliydi de.. Gidip mutfakta buldum kendisini ve tanıştık. Anlattı:
İşte bu çocuk Hasan ÇALIŞ’tı!
“Abi, babam askerlik anılarını anlatırken…
Her nöbetçiyi ben…
Öyle eli silahlı, vatan bekleyen…
Nöbet yerinde görevden başka kimseyi dinlemeyen…
Baş, başkan yani…
Ve büyük bir adam sanırdım!
Meğer mutfakta soğan, patates soyacak, masa temizleyecek, yemek taşıyacakmışız!” demez mi…!?
Vay Hasan’ım Vay…!
İşte o zamandan tanır ve severim kendisini.
Ve anlayacağınız Hasan, ta o zamanlardan ruhen hazırlıklı ve oldukça hevesliydi kendini ilerilere hazırlamaya! Nitekim hizmet alanında öncelikle tıbbı seçti. Herkese yardımcıdır adam ayırıp kayırmadan.

Doğrusu karşısına çıkan ilk nöbet pek umduğu gibi olmasa da, ilk şaşkınlığı üzerinden hemen atmış, işin önemini kavramış, layıkıyla yapmaya çabalıyordu o görevi!
Bu ve başkaca hususlarda herhangi bir telkine ihtiyacı da yoktu. Cin gibiydi maşallah! Kavraması da çok güçlü…
Takdir edileceği üzere:
Orta Toros Yaylaları’ndaki  Alanya'ya ait bir yaylada doğmuştu. O yaylalarda, o dağ tepelerinde ne görebildiyse sadece onlar vardı dağarcığında doğal olarak! Ve saftı! Tertemiz… Billur gibi bir dimağ yani!
Bizim Doç. Dr. Caner ARABACI’nın deyimiyle; tam bir “Hilkat-i yahşi” hani!

Ziyaretine ikinci gidişimde bana bir başka olay anlattı ki, tam da benlik!
Mutfak Başkanı, Seydişehir’li Mümin GÖNLÜGÜR Abi idi.
Mümin Abi, Hasan’a:
“Yemekhanedeki masaların biride kompostonun eksik olduğunu, mutfağa inip oradan getirmesini…” söyler.
Söyler söylemesine ama bizim Hasan kompostonun ne olduğunu bilmemektedir.
Bozuntuya vermez…!
Hemen döner mutfak bölümüne!
Unutmamak için de; içinden:
“Komposto, komposto, komposto” diye, tekrar ede ede…!
İnince sorar kompostonun yerini mutfaktaki aşçılara. Lakin onlar da çok meşguldürler. Yönlerini dönmeden, elleriyle arka masayı işaret ederler; “Oradan almasını…” söylerler!
Hasan masanın üstüne şöyle bir bakar!?!
Karavanalar içinde birkaç çeşit yemek vardır...!?
Ha…?
Bilir ki bu istenen komposto yemektir!
Lakin, hangisidir...!?
Pilavı bilmektedir!
Bir de hoşaf vardır…!
Onu da bilir?!
Hem de gayet güzel bilir!?

Lakin masanın üzerideki yemeklerden birisi; patlıcan, patates, fasulye, biber vs. karışık bir yemektir.
Hasan, işte o yemeği ve adını bilmemektedir!?
Ha…!?
Diğer yemekleri tanıdığına göre…?
Olsa olsa “komposto”,  işte bu olsa gerektir…
Kapar o karavanayı, bir hamlede yukarı kattaki yemekhaneye çıkarır.
Hızla çıkarken hasan; Mümin Abi durumu görüp sorar:
“Hani Hasan, ben senden komposto istememiş miydim?  Niye  türlü getirdin.?”
Hasan bu… Derhal durumu anlar!
Öyle ya…! Pilav, pilavdır…! Elindeki de türlü olduğuna göre…!?
Bunların “komposto” dedikleri şey olsa olsa aşağıdaki masanın üstünde duran hoşaftır…!
Mesele anlaşılmıştır! İşi bozuntuya vermez Hasan.
“Abi”, der. “Bu da lazımdı! Yerine koyayım; hemen kompostoyu da getireyim!”
Böylece “kompostonun hoşaf” idiğini, yani “Hoşafa” Okul’da “komposto” dendiğini öğrenir…
Biz mezun olduktan sonra Okul’daki Öğrenci Teşkilatının başkanlığını da yaptı Hasan. Asil mesleği Tıp Doktorluğudur. Operatör Doktordur! Okul Öğrenci Teşkilatı'nın başkanlığını yapmış olmasından olmasından da anlaşılacağı üzere idarecilik hizmetinde de bulundu ve uzun yıllar Karaman Devlet Hastanesinin Başhekimliğini yaptı. İki dönem de Karaman Milletvekilliği...
O Aslen Alanya Yaylalarının Yörüklerinden olup, Anasının tabiriyle “develerin bodukladığı zaman” doğmuştur! Yayalarda ne okudu, ne okumadı…? İvriz’e gelmiştir. İvriz’de evvela, mutfak nöbetini, bu nöbette de; “komposto” diye “hoşafa” dendiğini”  öğrenmiş bu hızla milletin vekilliğine dek uzanmıştır…
Ancak her zaman “Hasan” olarak kalmasını bilmiştir!

Hoşafla ilgili benzer bir olay da benim başımdan geçmişti de, “Hasan’ın” başına gelen bu olaya bir güzel gülmüştüm kendimce! Alaysamalı değil ama… Sevecen ve sırf kendi halime…
Buyurun şimdi de onu anlatalım!



D- Komposto Nerede?

Birinci sınıfa başladığımızın ilk haftalarıydı. Mutfak nöbetinin sırası o hafta bendeydi. “Bendeydi” dediğime bakıp da yalnız sanmayın beni. Sanırım 15 - 16 kişiydik... Başımızda da yine Bozkır’lı bir Abi vardı Mutfak Başkanı olarak. Hasan BULUR…
5 tane masa verdiler bana. O masaların alt ve üst temizliklerinden ben sorumluydum yedi gün, üç öğün. Ayrıca ekmeklerini ben dağıtır, karavana ile yemeklerini de taşırdım öğrenciler yemeğe gelmezden önce. Tabak çanaklarını, çatal kaşıklarını, tuzluk ve sairlerini de… Hatta sürahi, çay ve su bardaklarını da…
Bir de zimmet meselesi vardı.
O 5 masa için bana:  
5 sürahi, 5 Çaydanlık, 50 çatal, 50 kaşık, 50 de ortak kullanılan çay ve su bardağı teslim etmişlerdi. Bereket karavanalarla tabaklar teslim edilmiş değildi.
Yemek esnasında ve sonrasında bunların korunması, yemekten sonra toplanması, yıkanıp temizlenmesi ve tekrar servis edilmesi de bizlere ait birer görevdi.
Onları tam teslim alıp, tam teslim etmeliydik. Eksik olursa ödetirlerdi bize… Hangi paramızlaysa…? Yemek esnasında dikkat etmeliydik. Bardakları kıran falan olursa derhal gereğini yapmalı, Mutfak Başkanına durumu bildirmeliydik. Zimmetin sorumluluğundan ancak bu yolla kurtulurduk. Aksi halde sorumluluk kendimizde kalırdı.
Dediğim gibi derslere girmezdik o hafta boyunca. Bunca işi tezce bitirir, mutfakta çalışan o üç aşçıya da yardım ederdik. Soğan patates soyar; gerektiğinde fasulye, nohut, mercimek, bulgur, pirinç vs. ayıklardık. Hatta taze fasulye bile kırardık. Ayrıca fırınımızdan gelen ekmekleri, temkin, bayatlatma ve ertesi güne hazırlık olarak “tabldot” değimiz depodaki raflara bir güzel istifler, yığardık.
Bu arada bir kısmımız da bulaşıkhanede yardımcılık ederdik. Yıkanan karavana, tabak ve çanakları durulardık!

Ben nöbetçi olmazdan önceki haftaların birisinde çok güzel bir yiyecek çıkmıştı? Ne görmüş, ne de yemiştim ondan!? Lakin çok hoşuma gitmişti. Yemiş ama adını iyi öğrenememiştim.
Neydi acaba onun adı?
Sık verilmeyen bir şeydi! Daha doğrusu, bu olaydan önce sadece bir kez çıkarılmıştı.
Nöbetimde mutfakta haftalık yemek listesini gördüm. Böyle bir liste olduğunu da bilmiyordum daha önce ben! Ama  vardı işte… Listeyi hem gördüm hem de anladım yani! Dikkatle inceledim listeyi? O güzel yiyeceği arıyordum var mı diye… Tam bilemesem de adını araştırıyordum yani…
Baktım; yemek isimlerinin hepsi de bildiğim şeylerdi. Lakin o Cuma’nın öğle öğünündeki yemek listesinde bir isim vardı ki onun ne olduğunu tam kavrayamadım. “Komposto” yazıyordu ama, yine de bilemedim. İyice düşündüm; olsa, olsa o güzel yiyecek işte bu olabilirdi! Hatta bu olmalıydı. Kimseye bir şey demedim, kendimce beklemeye başladım.
O gün geldi. yemekleri taşıyoruz ama kafamdaki “komposto” yani o güzel yiyecek yok ortada… Mutfakta falan da göründüğü yok!? “Dur bakalım; belki de dışarıdan gelecek… Öyle ya: yemek saatine daha çok var!”  Böyle diyorum kendi kendime…
Saat yaklaştı karavanaları taşımaya başladık mutfaktan üst kattaki yemekhaneye… Salçalı patatesle, pirinç pilavını çıkarıp, masalara koyduk. Son olarak da “hoşafları…”  Yani adını “hoşaf” diye bildiğim yiyeceği taşıyoruz… Yemek saati neredeyse yaklaştı; öğrenciler gelecek... Fakat benim “komposto” halâ yok ortada. Meraktayım; “Ya Hu bu “komposto” nerede?”
Elimde “hoşaf” karavanası, merdivenleri yukarı çıktık yerde Hasan Abi geldi karşıma. Bizim Mutfak Başkanı, hani ya?
Telaşla sordum O’na:
“Hasan Abi; Hasan Abi…! Hani çıkmadı ya; “komposto nerede?”   
Tuhaf tuhaf baktı Hasan Abi bana! Ve:
“Ulan elindeki “komposto” değil mi? !yi baksan ya…?!” dedi; savuşup gitti. Öyle ya: iki ellerimin arası, “komposto” karavanası…
Evet…! Gerçekten de adının “komposto” olduğu zannıyla beklediğim o güzel yiyecek, yoktu ortalıkta. Zaten o, peynirli meynirli, yağlı ve kızarmış bir şeydi… Ekmek, ekmekti… kat kat bir şey hani…? Sonradan öğrendim ki; arandığım o yiyeceğin adı meğer “komposto” değil, “Peynirli su böreğiymiş.” “Komposto” diye de “hoşafa” denilirmiş!
Mesele anlaşılmıştı… Anlaşılmıştı anlaşılmasına ama, hem biraz bozuldum, hem de üzüldüm! Bilmemekten ziyade, kafamdaki o “kompostonun” daha doğrusu o güzelim “böreğin” çıkmamış olmasına üzüldüm. Umut umut beklemiştim oysa…
Ya…! İşte böyle…

Bilmeme ve bilememe konusuna gelince:
Bizler bilemezdik; zaten öğrenci daha doğrusu öğrenicilerdik... Büyükler bilecekti onu. Biz de onlardan öğrenecektik hani...!? Nitekim de hep öyle oldu yani!

Zaten o Okul’da ilk öğrettikleri şey bize:
Bilmediğimizi bilmek; bilmemek ve bilememekten çekinmemek olmuştu.
Bildiğimizin arkasında ise sapasağlam durmak…
İşte buydu öğrendiklerimizden en güzel bir meziyet…
Dolayısıyla, hayatımın hiçbir döneminde ve hiçbir ortamda bilmediğim bir konuda bilgiçlik taslamadığım gibi kaçamak da yapmadım. Bilmiyorsam, bilmediğimi açıkça ifade edip söyledim! Bilenlerden sordum öğrendim! Bilenlerin kimliğinden de çekinmedim. Bu küçükmüş, eğitimsizmiş, vb., falan dinlemedim. Herkesin kendince bir aklı ve bilgisi olduğunu, o bilgi kimde ise ona müracaat etmeyi her zaman bir erdem belledim.



E- Karavreli’nin Aynası:

Tek saf ben miydim sanki? Bizim devre arkadaşların, daha doğrusu biz okuldayken bizden önce muzun olanların da, bizim devre arkadaşların da, bizden arka sınıflardaki çocukların da ve tüm öğretmenlerimle hizmetlilerin yakından, bilfiil ve mutlak anlamda tanıdığı bir arkadaşımız vardı bizim devre ve bizim “C” şubesinde. Adı İbrahim KARAVERLİ… Bakın “Memleket Kurtarma Meselesi” adlı kitap çalışmamda bakın neler yazmışım bu konuda ve bu arkadaşımız hakkında…
“Bak..! Biliyorsun bizim Okul’da, bu “göbek patlama” işine, hattâ bu işin hiçbir türüne bulaşmayan, ağır azam, belki de içimizde en olgun bir çocuk vardı. Kendi ifadesiyle asla benim gibi “cıvık” biri değildi. Yaşdaş olmamıza rağmen kişisel olgunluğu nedeniyle ve neredeyse hepimize yanlışa düşmemek hususunda adeta ağabeylik yapardı. Kimden bahsettiğimi sanırım anlamış olmalısın. Bizim İbrahim Karaveli’den dem vuruyorum. Bizim İbrahim aklı başında  bir çocuktu. Yine de bazı saf tarafları vardı!
Mesela bir gün sabah uyandıktan sonra, lâvaboda elimi yüzümü yıkamış, yatakhanede yönüm ona dönük olarak el yordamıyla saçlarımı taramaktaydım. Birden şaşırdı ve; “Ulan ne kadar düzgün tarıyorsun.!? Saçlarını nereden görüyorsun..!?” demez mi..!?
Benimde aklıma o an bir muziplik geldi. Kollarıyla yukarıda bir şeylere uzanıyordu. Tuttum; “Koltuk altların çok parlıyor, oradan görüyorum.” dedim.
“Yok yahu…!!??” diyerek şaşkın, şaşkın toparlanışı hiç gözlerimin önünden gitmez doğrusu..!”


6- Okul'ca İhtiyaçlarımızın Karşılanması:

A- Defter kitap, kalem, giyecek (iç çamaşırı, havlu, elbise, palto...) postacılar vb. gibi üniformalar... 
B- Halis DAŞLI'nın Paltosu:

Burada, Okul'ca ihtiyaçların nasıl ve ne şekilde karşılandığı anlatılacak Devamla yanda fotoğrafta da görüldüğü üzere Halis DAŞLI'nın Okul'ca kendisine verilen ve hayatında ilk kez bir paltosu sahibi olması, bunu da aynı gün çaldırışı, bunun üzerine yeniden palto edinmek konusundaki çaresiz kalışı, durum karşısında oldukça üzülüp uzaklara kaçışı, bu durumdaki üzüntülü ve üşümüş halinin fotoğrafı ve bu olay üzerinde durulacak!
Ğğğğğğğğğğ
Kkkkkkkkkkk



Benim de Yastığımı Çaldılar!

Hele paramı çalmaları yok mu?
Iııııııııııııı
Mmmmmmmmmm
kkkkkkkkkkk



 Battaniyelerimi de Çaldılar!

Hasan BİNBİR Halletti işimi; bulup geldi battaniyeleri… İvriz’de Hasan BİNBİR ile 4 yıl sıra arkadaşlığı yaptıkkkkkkk
Bbbbbbbbbb
Qqqqqqqqqqq




7- Sosyal Faaliyetler (etkinlik değil aktivite) ve Delice:

a-sportif aktiviteler..
b-müzik ve milli oyun aktiviteleri
c-Sosyal kol çalışmaları, öğrenci teşkilatı, kültür edebiyat yayın kolu,
d-şiir okuma, yazma ve yazıp okuma yarışmaları ile bunlardan birisi…
  
Bu yarışmadaki sorular, cevapları ve bu anlamda soyadımı izahım ve Selman DELİCE’nin izahı. Aldığı alkış yarışma sonucu ilk ikinciliğim.

Selman Delice ile dolmuşa kaçak bindik! Düştük, macerası….

Selman’ın Öğretmenden yediği dayak beni çok incitti.



8- Ziraattan Elma Çalışlarımız:

Sadece elama mı? Ne münasebet... Kiraz erik üzüm vs. hatta tavuk ve yumurta çalanların olup olmadığını bilmiyorum., yumurta içilirse de bilmem ki çiğ tavuk yenirmi ? yenirse nerede yenir? pişilirse nerede pişilir.
İnsan kendi malını çalar mı hiç?
Ziratta çalışan biziz zaten...
Ah döner sermaye yok mu?
Revirdeki bir etejer mermerini ödettiler bana



9- Öğretmenlerimiz:

Tarım derslerinin yoğunluğu,
Yaz çalışmaları…
Bambıl’ın kişiliği, çalışması ve bizlere garip gelen bir kısım işleri:
-Ziraata çalı taşıması,
-Bana ekmek ısmarlaması…
-Üzüm yemeyen posta kutusu
-Kara kaplı defteri,
-Hanımıyla dans etmesi vb.

Mustafa GÖNÜLAL'ın
şiiri,
kişiliği,
ziraatta yaz çalışması ve alınganlığı
kara kaplı defteri,
eşiyle dansı ve anlamı,
ekmek aldırması,
eğitim şefliği,
üzüm yemeyen posta kutusu...! vb.



KARASEVDAM

İvriz yüreğimde sızı,
İvriz gündoğumunda al,
Gün batımında kırmızı.
İvriz, dudakları çatlak, gönlü yaralı,
Elma yanaklı Ereğli kızı.

Basıverip ana kuzularını bağrına,
Yoksulluğu-sevdasını bölüşmüş..
Ve salıvermiş Anadolu’ya..
Sevdalar, karasevdalara dönüşmüş..
Yeryüzü dar gelmiş çabalarına,
Göğe yansır olmuşlar.
Rahmetten sonra renk-renk masal gibi.
Adını <Alâimi Sema> koymuşlar.

Hasretliğim, alın terim, göz nûr’um..
Yoluna-yeline kurban olduğum..
İvriz küskün, İvriz dargın,
Bir zamanlar var oluşunda yokluğun.

Bolkar’da bozlak türküyken,
Bağsız-Bahçesiz türbeye dönmüş..
Acısını yüreğine gömmüş..
Ve bir türkü tutturmuş sevdalılarına yürekler yakan..
Ellerimi kurtaramazsınız yakanızdan……
Sizleri anlatacak müze oluşturmanızı istiyorum sizden..
Son kez ve her şeyimi kendiniz yaparak kendiliğinizden..
                          
                                                    Mustafa GÖNÜLAL


Yukarıdaki şiir üzerine  yazdığım metin.

ÖĞRETMENİM MUSTAFA GÖNÜLAL'LA

Hep anlattığım bir anım vardır sizinle ilgili.
Ya birinci sınıftaydım ya ikinci.
Henüz olacaktım daha İvriz'li.
Olabildiysem tabii...?
Geziniyordum sizin lojmanın oralarda;
Öylesine sifli sifli...(*)
... Kıpıya çıkıp çağırdınız beni.
Eve ekmek lazımdı hani?
Tutuşturup da elime parasını;
O tembihleyişinizi yani!

"Arkadaşım!
Belli!
Eve ekmek gerek besbelli!
Ama arkadaşlarınızdan kimileri...
Kantinde bulamayınca elleri boş dönüyorlar geri.
Ya Hu...! Bu ekmek lazım illâki
Orada yoksa fırına gitmeli...
Hatta Tabldot'a bile bakmalı!"

Dedim ki:
Naçizane, "biliyorum Hocam bunları...
Mutlaka bulurum ben inşallah o ekmeği!"
İç dünyamdan da şunları:
"Ne kadar nezaketli adam, çalışkan ve sevimli!
Üstelik de üstün bir eğitimci..."

Zaten bilirdim sizdeki cümle hassasiyeti.
Üstelik bu tarz, benim de kişiliğimdi!
Sonuca gitmek için meşru olan her yol denenmeliydi.
Nitekim getirdim ekmeğinizi...
Allah'ın size verdiğini...!

(*)> avare, başıboş, öylesine vb.

                                                          Mehmet DURAN



Yukarıdaki anlatıyı Elleri Öpülesi Öğretmenimiz Sn. GÖNÜLAL birlikte işlememizi önerdi. Ben de kabul ettim. Aşağıdaki metin geldi kendilerinden.

“Sevgili Mehmet.. İsteğini yerine getirmeye çalıştım ama övünme gibi oldu.. Fakat bu vesile ile gerçekleri de yansıtmış oldum.. Sen istediğini yazıp-çıkarabilirsin.. Selam ve sevgilerimle… 

Yeri ve zamanı geldiğinde anlattığım bir anım vardır sizinle ilgili.
İkinci sınıftaydım. İvriz’li olmaya başladığımı sandığım yıllardı.. Özlediğim memleketimi, halen yaşamakta olduğum İvriz’i özdeşleştirmeye çalışıyor.. Geleceğimin sinyallerini veren tomurcukların oluştuğunu hissediyordum bedenimde..
Hafta sonu tatili olmasına rağmen hayallerimin gerçekleşmesinde emeklerine ihtiyacım olan öğretmenlerimin lojmanları tarafında gezindiğimin farkına vardım siz çağırınca..
Kapıya çıkıp çağırmıştınız beni…  Ekmek alamam için para verirken.. Bu zamana kadar unutamadığım.. Bende de zaten var olanı perçinleyen söylediklerinizi, sonraki nesillerlede paylaşmak istiyorum..  
<Önce nereye gideceksin.. İlk gittiğin yerde bulamazsan.. Ondan sonra ekmek bulabileceğin  hangi yerlere  gideceksin.. Yani bu siparişimi yerine getireceksin… Yani gerekli olan tüm aradıklarını, mutlaka bulmaya gayret edeceksin.. O zaman mesleğini de, işini de, eşini de bulmanın anahtarına sahip olduğunu anlayacaksın..>
Ekmek almaya giderken..   Bu öğretmenim, her dersinin olduğu sınıfla beraber üşenmeden ziraata iner-çıkar, nöbeti varsa bizden sonra yatar, bizden erken kalkar… Ziraatta geceleri doğum yapan ineklere masraf olmaması için veteriner çağırmaz, sabahlara kadar kendisi ebelik yapar... Ziraatta gece bekçilerinin yataklarını kaçırarak, her an kontrolde olduklarını hatırlatır..  Tarım Eğitsel kolunun çalışmalarını yönetir... Arkadaşlarla top oynar... Yolda-belde yere attıklarımızla-atmadıklarımızla-üstümüzle-başımızla ilgilenir…
Ekmek almaya gitmeye üşendiğinden değil.. Hafta tatilinde de bizlere bir şeyler vermek istediğindendir diye düşünmüştüm.. Acaba uyumaya vakti oluyor mu diye düşündüğümü de itiraf etmek istiyorum…”
Cevabım şu olmuştur: “Çok mükemmel olmuş değerli öğretmenim. Ben safımdır zaten. İşin andığınız yönlerinin birçoğunu görememişim. Yine öğretmenliğinizi yaparak ufkumu açtınız; bakış açımı değiştirdiniz!”
 Allah’a emanet olunuz.


Öğretmenlerimiz:

Konuya öncelikle ve giriş mahiyetinde, Okulumuz 1969-1970 öğretim yılı mezunlarından değerli Mustafa DUMLU Abimize ait olan http://www.gaybi-mustafa-dumlu.com/ biçimindeki Internet sitesinden alıntıladığım bir yazı ile giriş yapmak istiyorum.


Günümüzde ne kadar müzik ve beden eğitimi derslerine önem veriliyor, bilemiyorum ama arkadaşlarımdan hem müzik, hem de beden eğitimi derslerinden ikmale kalanlar vardı.
Benim en zayıf dersim beden eğitimi, en iyi dersim de müzik ve resim-iş dersiydi. Derslerin notlandırılması on üzerinden yapılırdı. Sıfır – dört arası zayıf, beş-altı orta, yedi-sekiz iyi ve dokuz-on pekiyi idi.
Beden eğitimi dersinde zar-zor dört ile beş alır, iyi kötü sınıfı geçerdim. Müzikten çoğunluk on alırdım, bu nedenle okulumuzun hem müzik, hem de mandolin korosunda vardım, resim-iş dersinde dokuz, bazen da on alırdım. En sevdiğim ders matematik olmasına rağmen iyi alabilirdim, hiç pekiyi alamadım. Hiç sevmediğim ders de beden eğitimi dersiydi.
Öğretmen okulunda yediğim kuvvetli tokatları da resim-iş dersi öğretmenimden ve beden eğitimi öğretmenimden yedim, ama hiçbir zaman dayak yedim diye kötü düşünmedim, hala da düşünmem. Sonuçta keyfi olarak atılan tokatlar değildi, belki o günün şartlarında gerekliydi.Buna rağmen hocalarımızı hem sever, hem sayar, hem de korkardık. Korkardık derken fobi haline hiçbir zaman dönüşmedi.
Müzikhanemiz okulumuzun kuzeybatı uç noktasındaydı, spor salonumuz hiç olmadı, futbol sahasını benim okula başladığım ilk yılda bütün okul öğrencileri ile beraber yaptık, basket ve voleybol sahamız gayet güzeldi, okul binalarının ortasında, yemekhane ile bitişik olan idare binasının yanındaydı, yaz-kış hep meşguldü.
İlk olarak müzikhaneye gittiğimde şaşırmıştım, üç ayaklı antika piyanoyu müzik hocamız gerçekten konuştururdu, hele sandalyelere masası ile beraber bir bütün olarak yapılışı, daha hiç öyle bir masası ile beraber görmemiştim. İlk müzik hocamız İmdat Helvacıbaşı sabahları yatakhaneye bazen akordeonu ile gelerek bizleri uyandırırdı. Onun branşı akordeon idi. O hocamızın tayini çıktıktan sonra yerine Zeki Çubuk hocamız geldi, bütün müzik enstrümanlarını çalardı ama kemanı konuştururdu.
Zeki Hocamız ilk olarak normal müzik dersleri haricinde öğleden sonraları iki saat çok sesli koroyu ve iki saatte mandolin korosunu kurdu. Her iki koroya da otuz civarında öğrenci seçti ve düzenli olarak koro çalışmalarını sürdürdü. Tabii olarak korodaki öğrencilerin müzik notu pekiyi idi. O kadar candan çalışırdı ki biz korodaki öğrenciler haliyle motive olmuş olarak devam ederdik.
O günlerde bize yabancı gelirdi ama sonradan dinleye dinleye alıştık, Mozart, Bach gibi dünyaca tanınmış müzisyenlerin klasiklerini dinletirdi, dinlerken kulaklarımızın sesleri tanımadaki yeteneklerini geliştirmek için olmalı sanırım. Zaten korodakiler mandolinlerini piyanodan alınan tek bir ses ile kendileri akort yapmak zorundaydılar. Bugün bir müzik aletini akort yapabiliyorsam hocamızın o günkü öğretmesine borçluyum.
Mandolin korosundakiler o duruma geldik ki hiç bilmediğimiz bir parçanın notalarına bakarak direk çalabiliyor ve istediğimiz melodiyi seslendirebiliyorduk. Müzikte daha yetenekli arkadaşlarımız ayrıca ek olarak keman dersleri de alıyordu. Bütün bunlar normal ders saatlerinin haricinde, gerek hocamız ve gerekse biz öğrenciler severek yapıyorduk. Ne hocamız, ne de biz öğrenciler „mecbur değiliz „ diye düşünmezdik.
Beden eğitimi dersleri yönüyle de en şanslı öğrencilermişiz. Bizim mezuniyetimizin akabinde hocamızı üniversiteye aldılar, uluslararası müsabakalardan madalyaları vardı.
Hocamız Nihat Gündüz, her ne kadar ciddi duruşuyla, her daim kararlı bir haliyle biraz heybetli bir görünüm verse de güneş gibi gittiği yerde parlardı. Pek güldüğünü görmedim, çok da korkardık. Birinci sınıfa ilk başladığımız günlerdi. 1-C sınıfının öğrencilerinin hepsini sırayla her birimize ikişer tokat atarak, tabir caizse sıra dayağından geçirmişti. Tokatlar da tokattı yani…
Nedeni ise basit gibiydi sözde? Yeni binanın altındaki futbol sahası yapılıyordu, beden eğitimi dersi olan sınıflar ders saatinde top sahasına giderek sahayı taşlardan temizliyorduk, bizim sınıf daha yeniyiz, bilemedik, düşünemedik ve sahaya gitmedik. Siz misiniz gelmeyen, hepimizi sıraya geçirdi, ikişer tokadı yiyen doğru sahaya ve temizliğe koştu.
Öğretmen’imizin atletizmin her dalındaki yeteneği tartışılmazdı. O günlerde bu durumu tartacak kabiliyetimiz yoktu; sonradan sondan anlayabildik…
Her yörenin folklorunu de bilirdi, belki de kendisi oyun hareketlerini kafasından tasarlayarak ortaya çıkarabiliyordu. Her Salı ve Perşembe günleri sabah kahvaltısından önce bir saate yakın ilk bayrak direğinin olduğu yukarıdaki sahada toplanarak bütün okul folklor oynardık, müziğini de mandolin çalanlar ve müzik hocamız da akordeonla eşlik ederek çalardık.
Bu dediğim saha bizim köy yolunun (Okulun batı tarafından kuzey istikametine ve yukarı doğru giden Gaybi Köy’ün yolunun) dibindeydi, köylülerimizden Sarıca veya Çerkesköyü’ne eşekle gidenler hep görürdü. Bir bakıma okulun konumu, sivillerin bulunmadığı ve muhtarlık olarak bizim köye bağlı olması, okul ve köy iç içeydi.”
            ……………………
            “Başta futbol olmak üzere, basketbol ve voleybol çok oynanırdı.Her üç sporda da okulumuzun takımları oldukça kuvvetliydi.
Beden eğitimi hocamız Nihat Gündüz hem çok yetenekli bir öğretmen, hem değerli ve de aktif bir öğretmendi.Basketbol ve futbol maçlarını bizzat kendisi yönetirdi, böylece tartışmalara pek meydan vermezdi, gerek oynayanlar, gerekse seyredenler daha da bir ciddiyetle maçları izlerlerdi. Maçlar, oldukça çekişmeli geçerdi.
Ben hep seyirciydim. Malum; en zayıf derslerimden birisi beden eğitimi, diğeri de edebiyattı.
Spor olarak, hocamız yüz metreden on kilometreye kadar koşular da yaptırırdı. Haftada iki gün, Salı ve Perşembe günleri sabah kahvaltısından önce bütün okul öğrencileri folklor oynardı,güzel mandolin çalanlar da müziğini çalardı.
Bir seferinde beden eğitimi dersinde sınıfımızda benimle beraber beş arkadaş sivas halayını çalıyoruz, bir hata yaptık, yarım ses yanlış çaldık, halay çeken arkadaşlar da haliyle yanlış oynadı, önce beşimiz ikişer okkalı tokat yedik, arkasından hepimizi Sütünlü Tepesine beş kere indirtti, çıkarttı. Çok ciddi bir öğretmendi! (Aldığımız eğitim öğretim de…)
(Ne var ki bu çalışmaların semeresini her yıl alırdık. Hayatımız boyunca da aldık.) Ereğli’de 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarında her yıl okulumuz birinci gelirdi. Onun için de Bizim Okul’un programını en sona bırakırlardı ve Ereğli Halkı bizim okulun programını seyretmek için sonuna kadar beklerdi.
Okulumuzda güzel bir gelenek vardı. Küçük sınıftaki öğrenciler bir üst sınıftan itibaren büyüklerine hep „Abi“ diye hitap etmek zorundaydılar, bir üst sınıfa girmesi gerekirse müsaade almak zorundaydı.Belki bugünün gençliğine anlamsız gelebilir ama bizler karşılıklı sevgi ve saygıyı bu şekilde öğrendik, ben memnunum da, saygı ve sevgi birbirinden ayrılmaz iki yüce değerdir diye düşünüyorum.Bugüne kadar zararını da görmedim.
Meyve zamanında boş zamanlarda okulun meyveliğinden meyve aşırmaya gidenler eksik olmazdı. O da ayrı bir konu.
Boş zamanların olmazsa olmazlarından birisi de kitap okumaktı. Kütüphane memuru Naci Odabaşı bu işi gayet güzel yapıyordu.
Edebiyat hocalarımız, bizlere kitap okuma alışkanlığını gerçekten çok güzel ve ustaca kazandırdılar.Yanılmıyorsam bir hafta süre ile kütüphaneden alınırdı. Naci Bey, kim hangi kitabı hangi tarihte almış, yazardı ve okunan kitaplar geri teslim edilirdi. Kaybeden, kitabı yırtan ödemek zorundaydı. Eskiyen kitapları resim-iş derslerinde kendimiz ciltlerdik. Kitap ciltlemeyi derslerimizde hocalarımız öğretti, biz öğrenciler de eski kitapları ciltleyerek yenilerdik.
Kitaplığımızda o günün yaşayan birçok yazarların kitapları bulunmazdı.Bazı kitapların okunması tamamen yasaktı. Yaşar Kemal, Mahmut Makal, gibi……..
Bu kitapları satın alan arkadaşlardan ödünç alarak okurduk ve de kısa bir sürede bitirmek üzere. Şimdilerde de kitap okuyanlar maalesef azaldı.”


Anlatacağım bu bölüm, 1970 yılına kadar olan zamanı içerir.Kendim ve arkadaşlarımın o günün şartlarında, boş zamanlarımızı nasıl yaşadık, neler yaptık, bugünlerle kıyaslamak bakımından ilgi çekici olacağını düşünüyorum.
Oldukça geniş bir alan, düzlüğüyle, yamaçlığıyla, taşlık ve çakıllarıyla, okulun çevresindeki tek tük sayılabilecek kadar yetersiz ağaçlarıyla, bazan cıvıl cıvıl, bazan da hareketliliğiyle,
uzaklara baktığında kurabileceğin sonsuz hayalleriyle, bazan korkulu, bazan da büyük heyecanlarıyla, yolda ve okulda gezinirken sürekli selamlaşmalarıyla, müdür ve idaredeki öğretmenlerle karşılaştığımızda gülümsemeli selamlaşmalarımızla, posta ile parası gelenlerin sevinçleriyle, yemek zamanı yemekhaneye koşar adımlarımızla gidişimiz, küçücük bir olay olduğunda meraklı bakış ve sorularımızla İvriz.
Dünyada her şey zıddıyla beraber vardır.Dolayısıyla o günün şartlarında varolan olanaklarımızı; sahip olmak isteyip de sahip olamadığımız her şeye karşı olumlu değerlendirerek yaşantımızı renklendirebildik diyebilirim. Ereğli’den uzak olmamız, olan bütün boş zamanlarımızı okulda geçirmek anlamına geliyordu.Ancak hafta sonları, Cumartesi günleri dolmuş ile Ereğli’ye giderek şehirde eğlenmek,alışveriş yapma imkanı vardı, onu da herkes ve her hafta yapamazdı.İçinde sadece öğrencilerin olduğu dolmuş ile Ereğli’ye gidiş-gelişler başlı başına bir alemdi.Dolmuş şoförleri de hoşlanırdı.Ben bu zevki hemen hemen hiç yaşayamadım, babam yoktu zaten, fakirlik ve okulumuzun köyümüze yakın olması, ben de tam ters istikamete köyümüze giderdim; bağda-bahçede çalışmaya.Hatta sınıfların yapmış oldukları okul gezilerine de katılamadım. Eksikliğini hala hissederim.
Ama her şeye rağmen her olumsuzlukta yine de bir olumluluk vardır.Yukarıdaki anlattığım o güzel ortamlardan fazla istifade edememem, benim okumamda en büyük bir faktör oldu.

Biz İvrizlilerde zaman sıkıntısı olmadığı için kendimize ve şartlarımıza göre alternatifler bulduk, çok da güzel bir şekilde değerendirebildik diyebilirim.
Öğle paydoslarında uzun olmayan aradaki sürelerde Ziraat Yolu asfaltta “Kordon Boyu” (misali) yürüyüşleri yapardık.O derinleşmiş sohbetlerimizi zil sesi bozar ve hızlı hızlı dershanelere koşardık.
En güzel olanı, akşam yemeğinden sonra okuldan her yöne müsait olan gezintilerimizi yapmaktı.Sadece öğretmen lojmanlarının arasından pek geçmemeye çalışırdık.En rahat şekilde sigaralarımızı okulun dışındaki yapmış olduğumuz gezintilerimizde içebilirdik. Yatakhanelerimizde ancak tuvaletlerde içebilirdik, o da büyük bir korku içinde.O tuvaletler ki, düşünün yetmiş öğrencinin öğrenci olarak kullandığı tuvaletler.Su deposu yukarıda olan tuvaletin suyunu açmak için o ince zincirleri çektiğimizde çoğunluk zincirler de ellerimizde kalırdı.Okulda sigara içerken yakalananlara ceza da verilirdi.Ama hiçbir arkadaşımız sigara içenleri öğretmenlerimize gammazlamadı, gerçi gammazlayan aramızda barınamazdı.Aynen “Ha Babam Sınıfı’nda” olduğu gibi.
Akşamları, yarı aydınlık yarı karanlıkta gezinti yapmak daha bir ayrı olurdu. Bazan arkadaşlarımızdan Durlaz ve okulun kendi bahçelerine de gezinti yapanlar olurdu, her türlü meyvenin ve özellikle üzümün bolluğunda gezintilerin tadı daha da bir güzelleşirdi.
Hafta sonları cumartesi günleri dolmuşlarla Ereğli’ye gidebilen arkadaşlarımızın dönüşlerinde anlatacak çok konuları olurdu.Yüz yirmi beşer kuruştan gidiş-dönüş iki buçuk lira dolmuş parası, bir lira civarında sinema parası, elli kuruşa yarım ekmek çemeniyle beraber ve yirmi beş kuruşluk da ayçiçeği, yani beş Türk Lirası olan bir öğrenci o parayla gider-gelir, karnını doyurur, eğlenceliği dahil, değme keyfine…….
Sinema zevkinden öte biz İvrizliler için daha önemli olanı ; sinema başlayıncaya kadar Ereğli içinde dolaşmak.Ereğli o zamanlar da oldukça gelişkin ve sosyal, gezmeye değerdi.Hele bizler için önemi, okulumuzda sivil yoktu, bir nevi askerlik gibi bir şey, okuldan şehre inişimiz adeta kuzuların ipinden çıkıp da hoplayarak-zıplayarak koşuşturması gibi bir durum. (ipin, kuzuların toplu olarak analarından ayrı kaldığı yer)
Gezmelerimizi guruplar halinde yapardık.Ereğli’den de öğrenci olsa da çoğunluğu Konya-Ermenek, Beyşehir, Seydişehir, Karapınar, Karaman, Ilgın, Cihanbeyi, Kulu, Sarayönü gibi kazalardan gelen öğrenciler teşkil ederdi.Ereğli, o arkadaşlarımız için yabancı sayılırdı.Ereğli’liler biz İvrizlileri yürüyüşümüzden ve elbiselerimizden hemen tanırlardı ve „İvirzliler gelmiş, İvrizliler geziyor, gidiyor „ şeklinde tanımlar, konuşurlardı.
Nedendir bilmiyorum ama yürüyüşlerimiz bir an gelir hızlanırdı ve çoğunluk hızlı yürümeye bu şekil alıştık diyebilirim.Belki de bana öyle geliyor, ama ben normal yürürken hızlandığımın farkına varmam, taa ki yanımdaki bana hatırlatana kadar.Ben çoğunluk tatil günlerinde köyümüze, anama yardım etmek üzere bağa-bahçeye çalışmaya çok giderdim.Geliş ve gidişlerimi de acele yapar böylece hızlı hızlı gider gelirdim.Ayrıca iki ders yılı gündüzlü (nihari) olarak okudum ve günlük olarak yaz-kış evimizden okula iki kilometre yürüyerek giderdim.Geç kalma korkusuyla gayri ihtiyari hızlı gidip gelmişim zannediyorum

bakımsız çocuklar,
Yırtık pantolanlarla korkak ve ürkek bakışlar,
ve
Meraklar meraklar, beklentiler,
Kirli ve korkak yüzlerdeki keskin zekalar,
Birbirini kollayan, kontak arayan çocuklar,
Babalarıyla gelenler,
Babası olmayan analarıyla gelenler,
Hep dudaklar arasında sessizce okunan dualar,
Kimi iki günde gelebilmiş kimi günübirlik,
Otogarlarda saatlerce bekleyenler,
Kimbilir birçoğu aç acına gelenler,
Bir umut, ümitler,
İdealler ve idealistler,
Azimli çocuklar,
Öğrenme meraklısı çocuklar pırıl çocuklar,
Anadolunun kara bağrından çıkmış kararlı insanlar,
Azimli yılmaz çocuklar,
İrili ufaklı yırtık giyimleriyle Anadolu Çocukları.

İvriz, öğretmen okulu,
Öğretmen yetiştirilir ama ne öğretmenler,
Bir çuval ceviz,
İçinden çıkabilecek çürükleri,
Ama nice niceleri,
Ele avuca sığmaz dahileri,
Burası İvriz, gururla andığım,
Her köyüme gidişimde yandığım İvriz,
Sanki arıyor birileri intikam peşinde,
Dönüştükçe harabeye,
Adeta birileri bunun bilincinde.

Taşlar kayalar, çakıllar ve bozkırlar,
Kayalar arasında yetişen kekikler,
Elvan çeşit doğa örtüsü misali,
İvrizden parlayan yıldızlar,
Yılmazlar, kararlıdırlar,
Doğanın en sert yüzünü yaşamışlar,
Donmuş çeşmeler, akmayan sular,
Cılız ampuller, sobasız yatakhaneler,
Ne güzel değil mi ?
Yatakhaneler, dershaneler,
Bulaşığı eksik olmayan tabureli yemekhaneler,
Musikisiyle müzikhaneler,
Kucağında akordiyonu ve kemanı ile,
Çubuk gibi hocamız Zeki Çubuk’u ile,
Verimsiz arazisine neşe katan binlerce cıvıl cıvıl öğrencileriyle,
Sert esen kuzeyden rüzgar ve tipileriyle,
Hep İvriz hep İvriz.

Suyu sert havası sert,
Sert insanların sevecenlikleri, candan öğrencileriyle,
Tek tip postacı kıyafetleriyle,
Sabah akşam etütleriyle,
Gayet fakir fukara velileriyle,
Çelik gibi yılmaz idealleriyle,
Her yıl On Dokuz Mayıs şenlikleriyle,
Eğitim ve öğretimdeki tavizsiz prensipleriyle,
Her Salı ve Perşembe günleri toplu folklor çalışmalarıyla,
Asker ocağını aratmayan disipliniyle,
Hep İvriz hep İvriz.

Günü gelende yuvadan kuşlar,
Büyümüş ve karalı bakışlarıyla,
Hazırdır her türlü şartlara uymaya,
Vedalaşmalar, kucaklaşmalar,
Arasıra ağlaşmalar,
Satın alınması mümkün olmayan vakurlu duruşlarıyla,
Hep İvrizli hep İvrizli.





Okula öğretmen seçimi ve tayini, kaliteleri, yeterlilik, yetenek ve çalışkanlıkları… öğrencilere karşı genel davranışları…
 
Öğrenci teşkilati
Haftalık nöbetler
Günlük nöbetler
Ders saatleri, seminer çalışmaları ve etütler ile bizim ilave çalışmalarımız
19 mayıs hazırlıkları ve sabah sporları…
Yatma, kalkma düzenleri
inci memet ve ince Cumali…. İle sinemalar
Ereğli’deki sinemalar-Selman Delice (iyi arkadaştı ve deli dolu idi) ile sinema ve dolmuş maceramız. Şiir yarışması ve soyadı izahı

Abi-kardeşlik gelenek ve uygulaması…

Yatakların altına serilerek ütülenen pantolonlar. Ütü odaları.
Çamaşırhane , çamaşır yakama, hamam ve banyo...

Rüzgarın savurduğu kiremitler…
Okul çatısının uçması….
Yenilmeyen çorbalar… pırasa vs.

Hasan atmaca ile Ahmet akdal7ın kavgası…

Çarşafımı çaldılar…
Hatta yastığımı son gün battaniyemi de…

Elma çalmaya gittiğimiz…

Rıza Yeşildal kar kaydırmacında kayarken bayıldı. Nevruza köksalın dersine girdi bilinçsiz olarak aklı başına ders bitiminde geldi. dersi yeni başlıyor sandı. Bu durum birkaç yıl kafa dönmesine mide bulanmasına yol açtı. Durumunu kimse bilemedi.
 Halis Daşlı’nın paltıosu ve yatakhanesi, soba yokluğuna kimsenin inanmaması. Evde babasının dahi soba senin bilmediğin yerdedir demesi


Baba derseler: Resim_iş, müzik, b.Eğitimi ve önemi. Sosyal faaliyet, spor, oyun, vs ile enstrüman çalmanın gerek meslek gerekse gerçek hayattaki önemi. Ulvinin başarısı kız ilişkileri ile bağlantısı
 Resim iş ve ağaç atölyeleri…
Mandolin maceram.
Çeşitli dallarda ve farklı kombinezasyonlardaki  Spor müsabaları…
Bir baba ders de Tarım-iş: yapılan çalışmalar; cumali (ziraat gezdik. Kafa’nın anlattığı inek tersini montajla-Adı_ince cumali…sigarası vs.), havan herif (dövdü) bambul(defteri ve ziraattaki küsmesi) hökümet ve çalışmaları.
Ağaçlandırma ve ziraat çalışmaları. Yaz çalışmaları
Uygulama dersleri: tam gün ve 45 sürekli gün uygulama ve anıları…
Kız öğrenciler… kızlarla ilişkiler Öğrenci kavgaları ve bir kısım aşk ilişkileri… yatılı kız öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmasının mahsurları ve eleştirilerin haksızlığı…
Köy enstitüsü kökenli okulların temellerinden dahi korkulduğunun işlenilmesi…. Reyhan ile yazılı sohbet…

Hüsnü Yildirimer Aman Burhan Taşyürek öğretmenimiz görmesin; Gaybi' de Burhan Taşyürek' in eşi Saniye Hanım elma çalarken :)))

İnce Cumali ve Öğretmen Lâkapları:

Beyaz Adam: Mustafa ÖNER
Beyaz Adam: Mustafa ÖNER
Öner'in Askerleri ve son sunuftaki tutumumuz.
ğğğğğğ
kkkkkkkk
şşşşşşşş


İvriz’e en çok emeği geçen öğretmenlerimizden birisinden, İnce Cumali’den bahsedeceğim biraz. Sonra da öğretmen lâkaplarından…
Bu lâkap konusu dinsel değerlendirmeler bakımından yasak görülse de kültürel olarak yaşamaktadır ülkemizde. Bunun nedeni sanırım eski Türk kültürlerinden çocukların sonradan isim kazanmalarıyla alakalı olsa gerektir.  Gerçekten de lakaplar çoğu kez o kişinin en belirleyici bir özelliğini yansıtmaktadır. Hepsinin ciddi dayanakları vardı.
Bazı insanlar lâkaplarını sevmeseler de birçoğu pek beğenmektedir onu. Hatta, lakap nam olmakta,  “Yiğit namıyla anılır!” denilmektedir.
Lâkabını çok seven öğretmenlerimizden birisi de, o lâkabı İvriz’de kazanarak her gittiği görev ve ikamet yerine taşıyan ve yine tarım öğretmenlerimizden birisi olan İsmet SÖNMEZOCAK’tır. Namı değer, “Hökümet” yani…


Burhan TAŞYÜREK adlı tarım derleri öğretmenimizin “Cumali” adını alışı bazılarının sandığı gibi O’nun Tarsuslu olmasından kaynaklanmazdı. Bunun ayrı bir hikayesi vardır. Bizler henüz 1. sınıftaydık. Eğitim-Öğretim yılının ilk günleriydi. Okula "İnce Cumali" adında bir film geldi. Okul’da seyrettiğim ilk sinema filmi de işte bu filmdi. Yaşar KEMAL’in "İnce Memet" adlı romanının bir başka versiyonuydu... Filmde Yılmaz GÜNEY oynuyordu baş rolleri.
Burhan TAŞYÜREK adlı öğretmenizim de Okula yeni gelmişti. İşte bu film Okul’da oynatıldığı gün kendisi nöbetçi öğretmendi. Henüz çok geçti Burhan Bey, adeta çocuk...
Burhan Bey her halinden belliydi ki bir haylice ezgin büyümüştü. Bu hali derhal dikkat çekiyordu. Belki övülme, bu tarz öykünmeye ihtiyaç duyan bir durum, hatta yapı taşıyordu…
Film çıkışı çocuklara, özellikle yukarı sınıftakilere, biraz da kendini pohpohlayarak: "Çocuklar nasıl...? İnce Cumaliye benziyorum değil mi!" diye sormuştu. O'nun bu sorusu ve yarattığı bu pozisyon hemencecik meselenin inceliğini yakalattırmıştı o cin gibi çocuklara. Derhal kendi üzerine bu lâkap yapışıp kalmıştı. Böylece Okul’da herkes O’na "İnce Cumali" denmeye başlamıştı. İleriki günlerden bu Lâkabın "İnce" kısmı gitti; sadece "Cumali" olan bölümü kaldı.
Bu olayı ben bizzat kendi kulaklarımla duydum. Yukarıda da anlattım: Osman Abi Öğrenci Başkanı, ben de son sınıfların yedeğinde maskot gibi olduğum günlerdi... Dediğim gibi, bizzat kendisinin yarattığı bu durum karşısında kendisine bu lâkap bulunmuştu. Üzerine de oturup kaldı yani.

"Kene" adı ise, Abdülkadir Hayber Bey kendisi Türkçe öğretmeni olduğu halde "ken" ekini, belirgin biçimde "kene" şeklinde kullanırdı. "Gelirken, giderken" biçiminde değil, "gelirkene, giderkene" şeklinde yani... Bu durumun bir eleştiri olarak kendisine bu lakap bizim şube tarafından verildi. Okula geldiği yıl yani...
Doç. Dr. Adulkadir Hayber


Hocalarımız üniversite hocası niteliğindeydi. Nitekim bir çoğu daha sonra öğretim görevlisi oldular.
Müzik öğretmeni Zeki ÇUBUK(Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi)
Resim öğretmeni Zahit BÜYÜKİŞLEYEN (Gazi Üniversitesi öğretim görevlisi)
Selam, saygı ve sevgilerimle…

Cumali’nin Sigarası…….
Beyaz Adam: Mustafa ÖNER
Öner'in Askerleri ve son sunuftaki tutumumuz.
ğğğğğğ
kkkkkkkk
şşşşşşşş

Kkkkkkkkkkkkk
bbbbbbbbb


Kopyacılık anı ve yöntemleri….
HASAN BİNBİRLE kağıt değişmelerimiz. ABDULLAH ÖZTÜRK'ün kimya dersinde çekemediğim kopya.ç ve yakalanışım. LE…
CANERİN KOPYA VERMESİ. 4-E şubesi Hüseyin Yılmaz'ın mlatematek öğretmenliği. ile Ekrem CİVCİK'in başarılı Öğretmenliği. eğitmenliği yönünü ise Caner'dern dinleyelim.


Hüsnü YILDIRIMER’den alıntı:> 1-C' den başladığımız okul hayatımız 6. sınıfa kadar devam etti ve 6. sınıfta 6 Fen A ve 7 Fen A derken mezun olduk. Yanılmıyorsam 5-C' deyken sınıfta oturma düzeni arka arkaya dizilmiş 4 sıra halinde idi. İki sırası derslerine düzenli çalışan, diğer iki sıra ise pek çalışmayan öğrencilerden oluşuyordu. Tarım öğretmenimiz Burhan TAŞYÜREK (Cumali) yazılı sınav yaparken hiç derslerine çalışan iki sıraya bakmazdı. Gözleri kopya çekmesinler diye derslerine çalışmayan öğrencilerin üzerindeydi. Tabii ki kendileri gözlenmeyen çalışkan öğrencilerin bazıları da kopya çeker, tarım öğretmenimiz Burhan TAŞLÜREK (Cumali) öğretmenimizde kopya çekenleri görmezdi...


Bizi Diri Tutanlar:

Belki de bir eğitimciden çok emeği olan;
Elektrikçi: merhum Salih Usta(ERDİ),
Sağlık memuru: Mehmet KARACA,
Kütüphane memuru: Naci ODABAŞI,
Hesap memuru: Kenan BIÇAKÇI,
Ambar memuru: Musa ÖZ,
Ayniyat memuru: merhum Fuat KARTAL,
Döner sermaye saymanı: merhum Ali VURAL,
Marangoz: Mustafa ODABAŞI,
Çamaşırcı: merhum Mehmet SARIKAYA,
Hamamcı: Naci YİRİK,
İdare hizmetlisi: Hüseyin Ağa(KARTAL),
Fırıncı: merhum Mükremin TEKNEÇUKUR,
Kaloriferci: Selâhattin ÇAĞLAR,
Aşçı: Ali İRVEN, Tahir KEKLİK,
Mutfakçılar: merhum Mahmut Ağa(KARAKUŞ), Musa ÖZTÜRK, Şeref ALAN,
Şoför: Hasan GİRAZ,
Arabacı: topal Ali Ağa(AKTUĞ),
Bahçıvan: Fazlı İNCİ,
Ziraat görevlileri: Ziya GÜVENDİK, KAVAKLI
Gece bekçisi: KARABİBER

            NOT: Okul Müdürü Hasan DEMİROĞLU başı kabak bir adamdı. Biz O'na “Abajur Kafalı” diyorduk ama o kelini fazla göstermez fötr şapkasıyla örterdi mümkün olduğunca.
               Hasan DEMİROĞLU ya KARATAŞ’ın güdümünde yada Onunla fevkalâde uyumluydu. doğrusunu bilmiyorum. Araları iyi görünüyordu. O yıl ayrıldı okuldan ama...!

                Hangi olay nedeniyle, neden niçin ve nasıl ayrıldıklarını öğreneceğiz!

Boykot, dış destek ve tahrik, "Müdür istifa...!" bağırıntısına rağmen Turgut ÇIMRIN ve Saniye ÇIMRIN’ın tutumları.





           
Bundan Sonrası ve Önceki ve eski kayıttır. içeriğindeki sbazı bilgi ve belgeler yukarıdakı kayda eklenince silinecektir!
         
        .


Bir ekmeği üç kişi bölüşürdük. Bu ekmek aşağı sınıflarda artardı. Lakin yukarı sınıflar sanırım pek doyunamazlar gelip bizim masalarda artan ekmeklerden alırlardı. Arzu eden ama…
Bizler bu ekmeklerin içlerini değil de kabuk kısımlarını severdik nedense. Hatta bu kabuklardan bir bölümünü yanımıza alırdık. Ceketlerimizin iç ceplerine koyardık ki acıktığımız zamanlarda çerez niyetine yerdik. Böylece açlığımızı yatıştırırdık. Öyle ya; her zaman ıvır zıvır, abur cubur şeyler alacak paramız olmazdı kantinden. Hem olsa da paya yazıktı yani…!?
İvriz'in 2 yada 3. sınıfında çektirmiş olduğum yandaki şu fotoğrafın cebinde görülen şişlik işte o ekmek kabuğu kurularından birisine aittir...!?
Yemekten sonra hemen öğrenci kantinine gider her zaman olmasa bile oradan oralet, çay, tarçın vb. şeyler içer, dama veya satranç oynar, yada oynayanları seyrederdik. Ayrıca günlük gazete ve sair dergileri karıştırırdık. Masa tenisi de oynardık orada. Hasılı akşamın ikinci etüdü başlayana kadar önemli bir işimiz yoksa bu lokalde gider, 20-30 dakikalık o zaman diliminin belirli bir bölümünü değerlendirir; dinlenirdik...
Sonra da ikinci etüt; ve yat zamanı…
Bunları anlattım da birkaç anım geldi aklıma:
Yine bir sabah günü ve kahvaltıdayız telaş, telaş… Zaten 8-9 kara zeytin tanesi, 1/3 ekmek, 1,5 bardak çay bunun hepsi. Bir an önce yenilecek ve sabah etüdüne yetişilecek.
Fen Bilimleri, özellikle de Fizik Öğretmenlerimizden birisi olan Filiz Hanım nöbetçi Öğretmen o gün. Filiz ÖZTÜRK (GÜL) yani. Sert mizaçlı biri... Ya da biz öyle görüyoruz; bilemiyorum...
Bir anda tepeme Filiz Öğretmenimizin dikildiğini fark ettim. Fark ettiğim gibi masadaki kendi ekmeğimin üzerinde duran sol elimi hızlıca yakaladığı bir oldu. adeta. Ben şaşkın, şaşkın bakarken O’na: “Şu ekmeği bırak” dedi “elinin altından!” Bak tüm arkadaşlarında ekmek var! Korkma çalan olmaz seninkini!” Aslında korktum, utandım, panikledim ve de sıkıldım! Gerçi i durumuitiraf etmeliyim ki, bizde oluşan intiba-a pek benzemiyordu o anki durumu. Sandığımız gibi sert değildi. Güleryüzlüydü aslında.  Esasen kendisine cevap verebilirdim; Çünkü yaklaşımı doğru olsa da teşhisi hatalıydı. Yine de cevap vermedim veremedim. Malûm daha 1. sınıftaydım. Okul’a henüz alışamamıştım. Ayrıca sıkılgan da bir tarafım vardı o sıralar zaten.
Dediğim gibi kendileri yanılmışlardı ekmek tutuşum konusunda. Ekmeğimi elimle tutuyordum ama çalacaklar diye değildi bu. O telaş içinde yerlere düşüp de pislenmesin diyeydi.
Masada ekmeğimi daima sol yana koyarım halâ. Ve elimle de tutarım yine. Hem de bir haylice. Her ekmeğimi tutuyor olduğumu fark ettiğimde o an gelir aklıma. Ama terk edemedim bir türlü; ta o günlerden kalma alışkanlığımı. Gayri ihtiyari bir hal almış zaman içinde adeta.
Bir de var ki:
İnsanlar bazen kendine yasaklananı, tehdit edildiğini, hoşlanmadığını da huy edinir aslında. Bunun örnekleri pek çoktur hayatımızda. O nedenle hep söylerim; “Eğitimde yanlışı kullanmayın; direkt doğruyu gösterin, doğruyu kullanın!” diye. Nitekim sinema filmleri, televizyon. program ve dizileri ile görsel ve yazılı basında ve okunan kitaplar için de…
Ki kaç defa denediysem bıyık kullanamadım. Baktım olmuyor, terk ettim en sonunda.
Neden mi? Bakın neden:
Hani biz okula vardığımız yıl ve günlerde öğrenci işlerine bakan Müdür muavini vardı ya?  İşte o. Benim kaydımı yapan adam… “Y” sesini çıkaramadığı, özellikle kızdığı zamanlarda, sinirlendiği öğrencilere sıkça “hayvan herif” diye hitap ettiği için öğrencilerin kendisine “Haavan Herif” dedikleri Tarım öğretmeni. Biz 3. sınıftan 4. sınıfa geçtiğimiz eğitim-öğretim yılının sonunda “Akşehir Öğretmen Okulu‘na” gitmişti. Sanırım kendisi de Oralı, Akşehirliydi de. Necdet BOSTANOĞLU yani.
3. sınıftayken bizim “C” şubesinin tarım derslerine girerdi. Bense boyum da, yaşımda küçük olduğundan en öndeki sıralarda otururdum genellikle. O yıl da aynen öyle…
Öğretmenler odasının hemen üzerindeki dershanedeydik. Cam kenarındaki en ön sıranın koridor kısmında otururdum. O da kürsüdeki yerinde oturmaz, gelir, adeta zıplayarak oturduğum sıra masasının üzerine, tam da önüme otururdu. Boyu kısacaydı ya…!? Oradan pencereye doğru hem manzara seyreder hem de öğrencileri gözlem altında tutardı aklınca. Kendi gözlendiğinden habersizce.
Bu anlattıklarım önemli değil de, asıl önemlisi dişleriyle bıyıklarını yemesiydi. Üst dudağını ağzının içine doğru büker, bıyığındaki kılları dişlerinin arasına kıstırır “gıcır, gıcır…” yerdi onları. Kendisinden geçerdi adeta ve üst dudağı morarır giderdi garibimin. Hemen gözlerimin önünde gerçekleşen bu olaydan hiç hoşlanmazdım. “Hoşlanmak” ne kelime? Adeta nefret ederdim. Ederdim etmesine ama yine de seslenemezdim. Öyle ye: Ne olur; ne olmaz? Hayat memat meselesi bu. Bu tarz insanlara bir şey demeye gelmez. Gelmez çünkü; hiç belli olmaz, adamı okuldan bile attırırlar vallahi...!
Yazdıklarımı vehim falan sanmayın sakın! Öğrencilik hayatımda yediğim tek dayak şahsına aittir zaten.
Bakin o da nasıldı?
3. sınıftayız dedim ya hani? Ders tarım ve soğuk bir güz günü. Yeni binanın aradaki Futbol sahasının altında bahara yapacağımız ağaç dikimleri için çukur kazıyoruz. İki ders üst üste. İlk ders bitti;  teneffüs kısa. 10 dakika ama önceki dersten geç çıkmak da var; ayrıca 5 dakika sonra öğrenciye çalıyor zil içeri giriş için. 10. dakikanın sonunda çalınan zil ise öğretmenlerin derse girmesi için. Ki öğretmenler derhal gelirlerdi. Öğretmen dershaneye girdiğinde dışarıda öğrenci kalmamış olmalıydı. Kalırsa vay halineydi! Hasılı kurallar sıkıydı.
İşte bu da o 2 tarım ders saatinin arasındaki teneffüsteydi. Bulunduğumuz yerden bir yerlere uzaklaşacak kadar zaman yoktu yani. Hemen birer soluklanımlık teneffüs işte.
Okulumuzdan Çapa Eğitim Fakültesi’nin Resim Bölümüne ayrılınca “DEV-SOL” adlı öğrenci teşkilatının en gelen liderleri arasına giren bu yüzden de 12 Eylül yönetimimin zulmünden Fransa’ya kaçan, Aynı yönetimce “Türkiye Vatandaşlığından” çıkarılan ancak yirmi yıl sonra Ülkemize dönebilen ve şimdilerde dünyaca ünlü bir ressam olan Beyşehir Kayabaşı’lı İsmail YILDIRIM en yakın arkadaşım o zaman. Bırakın yiyip içmeyi, aldığımız nefes bile bir adeta.
Teneffüs olunca az doğuyu yöneldik İsmail ile ikimiz. Orada bizden önce tarım dersi yapmış olan sınıflarca yakılmış olması kuvvetle muhtemel olan bir kül ve köz kalıntısı bulduk. Hafifçe karıştırınca közler ortaya çıktı ve başında iki dakikacık ısınmaya durduk.
Bu arada İsmail kıvrıldı kedi gibi közlerin çevresine. Ben de elime bir çöp alıp karıştırmaya başladım küllerle közleri. Bu arada baktım ki, “Haavan Herif” bize doğru gelmede. Önemsemedim ama. Lakin o, geldi, geldi; tepemize dikildi.  Baktım kaşla göz arasında İsmail’in canı geçmiş uyumuştu.
Hemencecik doğruldum. Öğretmenim bana: “Havan herif, çıkar bakalım kiipidi!” dedi. Ben de, “kendimde kibrit olmadığını” söyledim; inanmadı. Tuttu, üzerimi bir güzel aradı. Zaten yok; sigara da içmiyoruz, bulamadı.
Döndü İsmail’e, O’nu tekmeledi. Ona da aynı kelimeli sarf etti. “Havan herif, çıkar bakalım kiipidi!” İsmail uykunun verdiği rehavet ve telaşla yerinden bir kedi gibi fırladı. Öğretmenimiz onu da aradı ama kibrit bulamadı. İsmail’in andığım o fırlayışı oldukça tuhafıma gitti. Aldı mı beni bir gülmek. Tut tutabilirsen kendini. Fakat durama bozuldu “Haavan Herif” el aldı beni sille tokat. O neyse ne? Yerden bir çakıl aldı eline. Çağırdı beni yanına. Baktım çakılı kulağımın memesine koyacak. Bu hal üzere kulak mememi çekecek; bir güzel acıtacak. Zaten bu onun huyuydu. Öğrencileri böyle cezalandırırdı. Durumu hemencecik anladım. O yerden çakıl alırken ben de oradan uzaklaştım, kaçarak diğer çocukların arasına karıştım. “Haavan Herif” ise peşimi bıraktı arık. Zaten bir suçum yoktu. Kaldı ki bir alay tokadını yemiştim bir hiç yüzünden. Üstelik öğrencilik hayatımda ilk ve son kez. Tek suçum, kendisinin komik duruma düşüşüne tanıklık etmiş olmamdı.
Durum işte buydu. Bu nedenle halini biliyor sisimi çıkaramıyordum. Halini bilmesem bile okulda disiplin sertti öğretmene bu tarz şeyler söylenemezdi öyle ulu orta. Durum bu olunca O’nun bıyık yemesine duyduğum nefreti huy kazanmışım meğer kendime. Heves nhevceves bir bıyık bıraktım ilk gençliğimde. Aaa! O da ne? Aynı “Haavan Herif” gibi Yemiyor muyum bıyığımı ben de!? Ne denli üzüldüğümü bilemezsiniz. Bir hayli gayrettim yapmamaya… Lakin nafile… fark etmeden götürüyorum işi ve ayıp oluyor. Kestim bende… Yine bıraktım aynı ve yine kestim. Kaç kez bıraktıysam bıyığı olmadı. Ben de temelli kestim ve senelerdir bırakmıyorum. Nasıl bırakayım mı? Sakalım uzadığı zaman bile rahatsız ediyor bıyık altı kılları üs dudağımı.


Aslında Filiz ÖZTÜRK (GÜL) Öğretmenimden de çekinmem belki buna benziyordu. Çünkü O da, sanırım bizzat kendinin bana olan davranışındaki misal, belki de yanlış algılayarak suçladığı, sınıf arkadaşlarımızdan Selman DELİCE’yi demir çubukla dövmesiydi.
Ders Fen Bilgisi idi, konu Fizik Laboratuarında deney yapılmak suretiyle işlenmekteydi. Selman DELİCE’nin bir davranışını yanlış anlayarak çok kötü sinirlenmişti. Hepimizi dışarı çıkararak, O’nu içeride bir güzel dövmüştü. Demir çubukla dövmüştü, çünkü bizi dışarı çıkarmazdan evvel almıştı eline o demir sopayı. Selman dışarı çıktığında kafası gözü yarılmış, kanlar içindeydi ayrıca. Ki sorduğumda demirle dövüldüğünü doğruladı da. Selman doğruca Revir’e gitti. O yaraları uzun süre taşıdı kafasında gözünde. Fakat kimseye bir şey demedi, diyemedi. Kimse de sormadı. Olay da kapanıp gitti.
 Selman’a arkadaşlığım çoktur. Gerçi hakkında şikayetçi olmak gerektiği konusu aramızda hiç geçmedi ama sanırım O’da suçlandığı şeyin korkusuyla olsa gerek, kimseye bir şey demedi; şikayetçi olmadı. Olsa bile zaten kime inanılırdı ki. Selman’a mı? Fizikçi’ye mi?
Kaldı ki bu hususların şikayeti de adetten değildi zaten o yıllar. “Eti senin; kemiği benim!” derdi hocalarına, çocukları için analar, babalar…!
Kadınlara karşı gösterilen ve toplumun genelince destek karşı duruşların ve bu tarz şiddetin de önlenmesinin yanındayım her saman için. Ancak karşı olduğum şiddet, onun her türüdür. Özellikle aile içi olup çocuk ve yaşlılara yönelenidir. Okulda öğretmenin yaptığıdır. Bu anlamda manevi şiddetin de önemle nazarda tutulmasının gereği ortadır. Kadınlarımız bu tür konularda pirû-pak oldu düşünülemesen; yanıltıcıdır. Şiddetin ortaya çıkışında oldukça etkendirler, önlenmesi konusunda da öncelikli görev onlarındır. Zannım budur.
Bu anlatımlardan sonra buraya bir anı daha koysak sanırım iyi olacak. O da Edebiyat öğretmenlerimizden birisine ait olsun!



c- Küçük Bir Anı da Öğretmenimizden:
Biliyorsunuz İvriz’de 2 Öğretmen, 1 de idareci Öğretmen günlük nöbetler tutarlardı. Bunlardan birisinin kadın, diğerinin erkek olmasına da dikkat edilirdi.
Burada nakletmek istediğim anıyla ilintili olanlardan biri kadın olan Öğretmenlerimizden olup Okul’umuza henüz gelmiştir.
O gün birinci sınıfların yemek masalarına gelindiğinde “Bayan Öğretmen” çocukların zeytini elleriyle alarak yediklerini, çekirdekleri de ağızlarından tükürürcesine masanın orasına burasına fırlattıklarını fark eder. Duruma derhal müdahale eder; onları eğitip öğretme yoluna gider İvriz’de.
Ne denli uğraşa da çocuklar çatallarını tutamazlar bir türlü. Ömürlerinde görmemiş, kullanmamışlardır sanırım onlar çatalı. Dolayısıyla bir türlü beceremezler ellerindeki tutmasını. Öğretmenimiz öğretmeye kalkıştığında ise oldukça zorlanırlar; çatallarıyla tutamaz, balık kaçırır gibi kaçırırlar o kara zeytinleri. Masanın üzerine, yere ve ora bura… Her yer zeytin çekirdeği olmuştur zaten. Görüntü fena…!
Hanım öğretmenimizin bu davranışı artık sıkmış olsa gerek ki yanındaki erkek olan nöbetçi Öğretmeni. “Aman! der “Hoca Hanım! Bırakıver şu ayı oğlu ayıları…! Bunlardan adam mı olur…?”
Çok garipser “Bayan Nöbetçi Öğretmenimiz” O’nu, söz ve davranışlarını ancak seslenmez!
Diğerinin adamlığını ise çok gördük çok…! Konuşmaktan bile acizdi; bırakın ders anlatmayı… Gerçi yakışıklıydı kerata… Ama, gel ama…
Düşününce bulursunuz bahsini ettiğim bu her iki öğretmenizin de kimliğini. Bilemediniz mi? Bu öğretmen’in adı Hüseyin YILMAZ’dır. Bayan ise Rahmetli Müdürlerimizden Sn. Turgut ÇIMRIN’ın eşleri, değerli eğitimci, öğrenci dostu, çağdaş ve Atatürkçü bir kafaya ve güçlü bir kişiliğe sahip olan Sn. Saniye ÇIMRIN Öğretmenimizdir.


d- Caner Dişlerini Fırçaladı mı?

Bizim Caner’i işte o gün tanımıştım. Bencileyin oda ufak tefek, sıska ve çelimsiz bir çocuktu. Yine de öyle dediğime bakmayın; eti sıkı tam bir çetin cevizdi. Karakteri de öyle… Üstelik çok da zeki. Ve tam bir kitap kurdu…
Saf ve kavruk bir Anadolu çocuğu işte… Konya Beyşehir’in Yeşildağ Köyü’ndendi Caner ARABACI… Aslında bizim İsmail YILDIRIM’da oralıydı… Yeşildağ’la karşı karşıya duran Kayabaşı’lı… İkisi hemşeri olmak hasebiyle iyi görüşüyorlardı… Ahmet AKDAL ve Osman ACAR da öyle…
Akşamın ikinci etüdü de bitmiş yatakhanelere gelmiştik. Hazırlığımız tamamlayıp yatacaktık. Bu arada gözüm Caner’e ilişti…?
Pijamalarını giymiş, ayaklarında kauçuk terlik, elinde sabun, diş macunu, fırça ile omuzlarında da bir el yüz havlusu vardı. Gelip, yanı başımdaki musluğa durdu. Ayaklarını, ellerini ve yüzünü yıkadı. Belli; dişlerini fırçalayacaktı…
Ama o da ne?
Caner macunu değil, sabunu kullandı fırçada. Ve sabunla fırçaladı dişlerini güzelce… İyi de? Bu macun ne olacaktı…? Elindeydi macunu da…!?
Benim de çekti bu husus dikkatimi! Gerçi macun ve fırçayı henüz ben de kullanmamıştım ama Öğretmenimiz İlkokul’da anlatmıştı bunu! Dişler macunla fırçalanacaktı yani. “Acaba bir bildiği mi vardı Caner’in?” diye düşünmedim değil!? 
Seslenmedim; izledim…!
Bir de ne göreyim? Caner macunun kapağını açtı; mercimek kadarını işaret parmağının ucuna aldı…!? Aynaya bakarak dişlerinin üzerini bir güzel cilaladı…!? Cilaladı o macunla… Ve ağzını buruştura, buruştura gitti…!
Allah; Allah…!?
Başka çocuklara da baktım ben!?
Onlar macunu fırçada kullandılar. Gerçekten de öyle olmalıydı. Bence zaten Caner yanılmıştı! Tuttum bende macunu fırça üzerine sürerek macunla fırçaladım dişlerimi. Evet; doğrusu bu olmalı ve hatta buydu!  
Sanırım sondan işi Caner de düzeltti. Ki mutlaka düzeltti. Şimdiler de koskoca Doçent’tir O!
Ve; kütüphanelerle arşivlerden pek çıkmayan tam bir kitap kurdudur O!
Öğretim görevlisi arkadaşları diyorlar; ben bilmem…?
“Kırk Profesörü arka cebinden çıkarır!” diyorlarsa da pek anlamam!
Ülke ve iletişim tarihi her neyse de Konya tarihi ve kültürüne hakimiyeti oldukça güçlüdür benim bildiğim… Dilimizi de…
Ancak yabancı dil bilmez! Bu nedenle de Doçentlikten öteye geçemez…!
Sonradan bu konuyu sordum Caner’e de:
Meğer babası macun alamaz, diş fırçasını evlerinde sabunla kullanırmış. Caner diş macununu daha önce ne görmüş, ne de kullanmış. Okul’dan verilen talimat üzerine gelirken almışlar Konya’dan Caner’e onu.
Çok düşünmüş Caner; babasının uygulaması ile macunun bağlantısını!? Diş fırçalarken nasıl kullanılacağını… Nihayet aklınca öyle bir yol geliştirmiş. Daha sonra diğer çocukları görünce kendi uygulamasını doğrusuyla değiştirmiş… Zaten yaptığı uygulama hem kafasına yatmamış, hem de ağızdaki uzun süreli macun tadını sevmemişmiş…!

mmmmmmmm
Kitap satan Caner, tencere tava satanlarla…  
ppppppppppppp



d- İshal Var mı İshal?

Caner’in yaptığında ne var da? Siz asıl benim halimi görmeliydiniz ertesi akşam! Tam bir perişanlık ve şaşkınlıktı halim!
İkinci etütten erken çıkardılar bizi. Yeni dersliğin zemin katının, doğru tarafındaki Okul İdaresi’ne ait odaların bulunduğu koridorun çıkışına doğru sıraya dizdiler hepimizi.
Oradaki çıkış kapısındaki küçük masada bir adam oturuyordu. Yanına gelen çocuklara bir şeyler soruyordu. Sıra bana doğru yaklaşmaktayken herkesi sorduğu bir soru kalağıma geldi benim de?
“İshal” soruyordu “”ishal…!?”
“İshalin var mı?” diyordu herkese…!?
Kimisi var; kimisi yok diyordu kısaca.
Ancak bu da neydi acaba?
Doğrusu hiç duymamıştım ben kelimeyi her ne idiyse!?
Aldı beni bir telaş…!?
“Ulan, bu da neydi?”
“Var” desen olmaz; “yok” desen olmaz bilmediğin şeye…?!”
“Hadi “Var!” deyince “Çıkar madem onu!” derlerse ne olacak!?”
“Peki; “Yok!” desem de, ya önemli bir şey vereceklerse!?”
“Allah, Allah…!”
Çözemedim bir türlü işi…
Sıra da gittikçe yaklaşmakta bana!
“Hay Allah! Ne yapsam ki acaba?!”
Bende bir telaş ki sorma!
Aaa…! Bir de ne göreyim? Osman Abi orada… Bizim Öğrenci Başkanı yani! Hemencecik rahatladım. Yavaşça yanına sokuldum; “İshalin ne idiğini” O’na sordum?!
Osman Abi hafifçe güldü!
“Ötürek Ulan; ötürek…!” dedi… “Duymadın mı…?”
Ne yalan söyleyeyim; duysam böyle telaş eder miydim? Hem soranın kimliği bile malum değildi o an bana.
Meğer sıhhiye Mehmet Abi’ymiş orada oturan adam da!

Yine de “Sıhhiye” dediğime bakmayın siz; doğrusu pek çok doktordan ileri ve mesleğinde tecrübeliydi doğrusu. Öyle ya; yıllarını verdi okul çocuklarının hastalıklarına dair teşhis ve tedavileri konusunda.
Okul Revir’inin Başhekimi oydu. Hastası da hiç eksik olmazdı. 10-15 arasında hastası yatar hastası daima vardı.
Ereğli’deki Hükümet Tabipliğine yahut Hastane’ye durumu oldukça ağır olanları yollardı sadece… Gerisini hep kendisi teşhis ve tedavi ederdi.
İşte o Mehmet Abi vardı orada.



e- Kompostoyu Öğrendikten Sonra Milletvekili Oldu!

Burada bizim Hasan’ın bir anısından da bahsedeceğim kısaca. Ki durumumuz hakkında bir fikir oluşturun yine de!
Hasanların sanırım bizden 2 yada 3 yıl sonra geldiler İvriz’e. Geldikleri o ders yılının ilk günleriydi henüz.
Bir köy misali araziye yerleşen, “İ-V-R-İ-Z” harflerini yazarak konumlanan okul yerleşkesinin yukarı bölümlerinde, yani “V” harfinin açı açıklığındaki o yerde bir içtima alanı vardı. O yıllarda içtimalar hep orada yapılırdı. Özellikle Okul’un yeni ders yılana başlangıç günlerinde biraz fazla olurdu içtimalar.
İşte bunlardan biri, belki de o ders yılının ilk içtiması idi.
İdareci Nöbetçi Öğretmen ki, yine o Öğretmenimiz Meşhur Mustafa KARATAŞ’tı.
Birinci sınıflardan ilk hafta için mutfağa gönüllü nöbetçiler istedi.
Gerçi yukarıda andığımız gibi bu nöbetler her sınıf ve şubece, kendilerine ayrılan görev alanlarında sırayla yapılırdı. Sanırım bu gönüllü nöbetçiler sıralarını önden savacaklardı!
Zaten mutfak nöbeti hep birinci sınıflara verilirdi. (Şimdiki ilköğretim 6.sınıf)

5-6 çocuk derhal göreve talip oldular ve öne fırladılar.
Büyük bir iştiyakla öne ilk fırlayan çocuk dikkatimi çekmişti. Gerçi biraz da şaşırmış gibiydi! Sevecen ve içten bir çocuktu. Azimliydi. Sevimliydi de.. Gidip mutfakta buldum kendisini ve tanıştık. Anlattı:
İşte bu çocuk Hasan ÇALIŞ’tı!
“Abi, babam askerlik anılarını anlatırken…
Her nöbetçiyi ben…
Öyle eli silahlı, vatan bekleyen…
Nöbet yerinde görevden başka kimseyi dinlemeyen…
Baş, başkan yani…
Ve büyük bir adam sanırdım!
Meğer mutfakta soğan, patates soyacak, masa temizleyecek, yemek taşıyacakmışız!” demez mi…!?
Vay Hasan’ım Vay…!
İşte o zamandan tanır ve severim kendisini.
Ve anlayacağınız Hasan, ta o zamanlardan ruhen hazırlıklı ve oldukça hevesliydi kendini ilerilere hazırlamaya! Nitekim hizmet alanında öncelikle tıbbı seçti. Herkese yardımcıdır adam ayırıp kayırmadan.

Doğrusu karşısına çıkan ilk nöbet pek umduğu gibi olmasa da, ilk şaşkınlığı üzerinden hemen atmış, işin önemini kavramış, layıkıyla yapmaya çabalıyordu o görevi!
Bu ve başkaca hususlarda herhangi bir telkine ihtiyacı da yoktu. Cin gibiydi maşallah! Kavraması da çok güçlü…
Takdir edileceği üzere:
Orta Toros Yaylaları’ndaki  Alanya'ya ait bir yaylada doğmuştu. O yaylalarda, o dağ tepelerinde ne görebildiyse sadece onlar vardı dağarcığında doğal olarak! Ve saftı! Tertemiz… Billur gibi bir dimağ yani!
Bizim Doç. Dr. Caner ARABACI’nın deyimiyle; tam bir “Hilkat-i yahşi” hani!

Ziyaretine ikinci gidişimde bana bir başka olay anlattı ki, tam da benlik!
Mutfak Başkanı, Seydişehir’li Mümin GÖNLÜGÜR Abi idi.
Mümin Abi, Hasan’a:
“Yemekhanedeki masaların biride kompostonun eksik olduğunu, mutfağa inip oradan getirmesini…” söyler.
Söyler söylemesine ama bizim Hasan kompostonun ne olduğunu bilmemektedir.
Bozuntuya vermez…!
Hemen döner mutfak bölümüne!
Unutmamak için de; içinden:
“Komposto, komposto, komposto” diye, tekrar ede ede…!
İnince sorar kompostonun yerini mutfaktaki aşçılara. Lakin onlar da çok meşguldürler. Yönlerini dönmeden, elleriyle arka masayı işaret ederek:
“Oradan almasını…” söylerler!
Hasan masanın üstüne şöyle bir bakar!?!
Karavanalar içinde birkaç çeşit yemek vardır...!?
Ha…?
Bilir ki bu istenen komposto yemektir!
Lakin, hangisidir...!?
Pilavı bilmektedir!
Bir de hoşaf vardır…!
Onu da bilir?!
Hem de gayet güzel bilir!?

Lakin masanın üzerideki yemeklerden birisi; patlıcan, patates, fasulye, biber vs. karışık bir yemektir.
Hasan, işte o yemeği ve adını bilmemektedir!?
Ha…!?
Diğer yemekleri tanıdığına göre…?
Olsa olsa “komposto”,  işte bu olsa gerektir…
Kapar o karavanayı, bir hamlede yukarı kattaki yemekhaneye çıkarır.
Hızla çıkarken hasan; Mümin Abi durumu görüp sorar:
“Hani Hasan, ben senden komposto istememiş miydim?  Niye  türlü getirdin.?”
Hasan bu… Derhal durumu anlar!
Öyle ya…! Pilav, pilavdır…! Elindeki de türlü olduğuna göre…!?
Bunların “komposto” dedikleri şey olsa olsa aşağıdaki masanın üstünde duran hoşaftır…!
Mesele anlaşılmıştır! İşi bozuntuya vermez Hasan.
“Abi”, der. “Bu da lazımdı! Yerine koyayım; hemen kompostoyu da getireyim!”
Böylece “kompostonun hoşaf” idiğini, yani “Hoşafa” Okul’da “komposto” dendiğini öğrenir…

Biz mezun olduktan sonra Okul’daki Öğrenci Teşkilatının başkanlığını da yaptı Hasan. Asil mesleği Tıp Doktorluğudur. Operatör Doktordur! Okul Öğrenci Teşkilatı'nın başkanlığını yapmış olmasından olmasından da anlaşılacağı üzere idarecilik hizmetinde de bulundu ve uzun yıllar Karaman Devlet Hastanesinin Başhekimliğini yaptı. İki dönem de Karaman Milletvekilliği...
O Aslen Alanya Yaylalarının Yörüklerinden olup, Anasının tabiriyle “develerin bodukladığı zaman” doğmuştur! Yayalarda ne okudu, ne okumadı…? İvriz’e gelmiştir. İvriz’de evvela, mutfak nöbetini, bu nöbette de; “komposto” diye “hoşafa” dendiğini”  öğrenmiş bu hızla milletin vekilliğine dek uzanmıştır…
Ancak her zaman “Hasan” olarak kalmasını bilmiştir!

Hoşafla ilgili benzer bir olay da benim başımdan geçmişti de, “Hasan’ın” başına gelen bu olaya bir güzel gülmüştüm kendimce! Alaysamalı değil ama… Sevecen ve sırf kendi halime…
Buyurun şimdi de onu anlatalım!


f- Komposto Nerede?

Birinci sınıfa başladığımızın ilk haftalarıydı. Mutfak nöbetinin sırası o hafta bendeydi. “Bendeydi” dediğime bakıp da yalnız sanmayın beni. Sanırım 15 - 16 kişiydik... Başımızda da yine Bozkır’lı bir Abi vardı Mutfak Başkanı olarak. Hasan BULUR…
5 tane masa verdiler bana. O masaların alt ve üst temizliklerinden ben sorumluydum yedi gün, üç öğün. Ayrıca ekmeklerini ben dağıtır, karavana ile yemeklerini de taşırdım öğrenciler yemeğe gelmezden önce. Tabak çanaklarını, çatal kaşıklarını, tuzluk ve sairlerini de… Hatta sürahi, çay ve su bardaklarını da…
Bir de zimmet meselesi vardı.
O 5 masa için bana:  
5 sürahi, 5 Çaydanlık, 50 çatal, 50 kaşık, 50 de ortak kullanılan çay ve su bardağı teslim etmişlerdi. Bereket karavanalarla tabaklar teslim edilmiş değildi.
Yemek esnasında ve sonrasında bunların korunması, yemekten sonra toplanması, yıkanıp temizlenmesi ve tekrar servis edilmesi de bizlere ait birer görevdi.
Onları tam teslim alıp, tam teslim etmeliydik. Eksik olursa ödetirlerdi bize… Hangi paramızlaysa…? Yemek esnasında dikkat etmeliydik. Bardakları kıran falan olursa derhal gereğini yapmalı, Mutfak Başkanına durumu bildirmeliydik. Zimmetin sorumluluğundan ancak bu yolla kurtulurduk. Aksi halde sorumluluk kendimizde kalırdı.
Dediğim gibi derslere girmezdik o hafta boyunca. Bunca işi tezce bitirir, mutfakta çalışan o üç aşçıya da yardım ederdik. Soğan patates soyar; gerektiğinde fasulye, nohut, mercimek, bulgur, pirinç vs. ayıklardık. Hatta taze fasulye bile kırardık. Ayrıca fırınımızdan gelen ekmekleri, temkin, bayatlatma ve ertesi güne hazırlık olarak “tabldot” değimiz depodaki raflara bir güzel istifler, yığardık.
Bu arada bir kısmımız da bulaşıkhanede yardımcılık ederdik. Yıkanan karavana, tabak ve çanakları durulardık!


D- Okul'ca İhtiyaçlarımızın Karşılanması:

a- Defter kitap, kalem, giyecek (iç çamaşırı, havlu, elbise, palto...) postacılar vb. gibi üniformalar...


b- Halis DAŞLI'nın Paltosu:
Burada, Okul'ca ihtiyaçların nasıl ve ne şekilde karşılandığı anlatılacak Devamla yanda fotoğrafta da görüldüğü üzere Halis DAŞLI'nın Okul'ca kendisine verilen ve hayatında ilk kez bir paltosu sahibi olması, bunu da aynı gün çaldırışı, bunun üzerine yeniden palto edinmek konusundaki çaresiz kalışı, durum karşısında oldukça üzülüp uzaklara kaçışı, bu durumdaki üzüntülü ve üşümüş halinin fotoğrafı ve bu olay üzçerinde durulacak!
Ğğğğğğğğğğ
Kkkkkkkkkkk



Benim de Yastığımı Çaldılar!

Hele paramı çalmaları yok mu?
Iııııııııııııı
Mmmmmmmmmm
kkkkkkkkkkk



 Battaniyelerimi de Çaldılar!

Hasan BİNBİR Halletti işimi; bulup geldi battaniyeleri… İvriz’de Hasan BİNBİR ile 4 yıl sıra arkadaşlığı yaptıkkkkkkk
Bbbbbbbbbb
Qqqqqqqqqqq



Ziraattan Elma Çalışlarımız:

Sadece elama mı? Ne münasebet... Kiraz erik üzüm vs. hatta tavuk ve yumurta çalanların olup olmadığını bilmiyorum., yumurta içilirse de bilmem ki çiğ tavuk yenirmi ? yenirse nerede yenir? pişilirse nerede pişilir.
İnsan kendi malını çalar mı hiç?
Ziratta çalışan biziz zaten...
Ah döner sermaye yok mu?
Revirdeki bir etejer mermerini ödettiler bana



E- Sosyal Faaliyetler (etkinlik değil aktivite) ve Delice:

a-sportif aktiviteler..
b-müzik ve milli oyun aktiviteleri
c-Sosyal kol çalışmaları, öğrenci teşkilatı, kültür edebiyat yayın kolu,
d-şiir okuma, yazma ve yazıp okuma yarışmaları ile bunlardan birisi…
  
Bu yarışmadaki sorular, cevapları ve bu anlamda soyadımı izahım ve Selman DELİCE’nin izahı. Aldığı alkış yarışma sonucu ilk ikinciliğim.

Selman Delice ile dolmuşa kaçak bindik! Düştük, macerası….


Selman’ın Öğretmenden yediği dayak beni çok incitti.



F- Öğretmenlerimiz:

Ben hep seyirciydim. Malum; en zayıf derslerimden birisi beden eğitimi, diğeri de edebiyattı.
Spor olarak, hocamız yüz metreden on kilometreye kadar koşular da yaptırırdı. Haftada iki gün, Salı ve Perşembe günleri sabah kahvaltısından önce bütün okul öğrencileri folklor oynardı,güzel mandolin çalanlar da müziğini çalardı.
Bir seferinde beden eğitimi dersinde sınıfımızda benimle beraber beş arkadaş sivas halayını çalıyoruz, bir hata yaptık, yarım ses yanlış çaldık, halay çeken arkadaşlar da haliyle yanlış oynadı, önce beşimiz ikişer okkalı tokat yedik, arkasından hepimizi Sütünlü Tepesine beş kere indirtti, çıkarttı. Çok ciddi bir öğretmendi! (Aldığımız eğitim öğretim de…)
(Ne var ki bu çalışmaların semeresini her yıl alırdık. Hayatımız boyunca da aldık) Ereğli’de 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarında her yıl okulumuz birinci gelirdi. Onun için de Bizim Okul’un programını en sona bırakırlardı ve Ereğli Halkı bizim okulun programını seyretmek için sonuna kadar beklerdi.
Okulumuzda güzel bir gelenek vardı. Küçük sınıftaki öğrenciler bir üst sınıftan itibaren büyüklerine hep „Abi“ diye hitap etmek zorundaydılar, bir üst sınıfa girmesi gerekirse müsaade almak zorundaydı.Belki bugünün gençliğine anlamsız gelebilir ama bizler karşılıklı sevgi ve saygıyı bu şekilde öğrendik, ben memnunum da, saygı ve sevgi birbirinden ayrılmaz iki yüce değerdir diye düşünüyorum.Bugüne kadar zararını da görmedim.
Meyve zamanında boş zamanlarda okulun meyveliğinden meyve aşırmaya gidenler eksik olmazdı. O da ayrı bir konu.
Boş zamanların olmazsa olmazlarından birisi de kitap okumaktı. Kütüphane memuru Naci Odabaşı bu işi gayet güzel yapıyordu.
Edebiyat hocalarımız, bizlere kitap okuma alışkanlığını gerçekten çok güzel ve ustaca kazandırdılar.Yanılmıyorsam bir hafta süre ile kütüphaneden alınırdı. Naci Bey, kim hangi kitabı hangi tarihte almış, yazardı ve okunan kitaplar geri teslim edilirdi. Kaybeden, kitabı yırtan ödemek zorundaydı. Eskiyen kitapları resim-iş derslerinde kendimiz ciltlerdik. Kitap ciltlemeyi derslerimizde hocalarımız öğretti, biz öğrenciler de eski kitapları ciltleyerek yenilerdik.
Kitaplığımızda o günün yaşayan birçok yazarların kitapları bulunmazdı.Bazı kitapların okunması tamamen yasaktı. Yaşar Kemal, Mahmut Makal, gibi……..
Bu kitapları satın alan arkadaşlardan ödünç alarak okurduk ve de kısa bir sürede bitirmek üzere. Şimdilerde de kitap okuyanlar maalesef azaldı.”


a-Müzik Macerak ve Zeki ÇUBUK'un Büyüklüğü:






ggggg
lllll

kopya çeker, tarım öğretmenimiz Burhan TAŞLÜREK (Cumali) öğretmenimizde kopya çekenleri görmezdi...


lllllll
şşşşşş



Tarım derslerinin yoğunluğu,
Yaz çalışmaları…
Bambıl’ın kişiliği, çalışması ve bizlere garip gelen bir kısım işleri:
-Ziraata çalı taşıması,
-Bana ekmek ısmarlaması…
-Üzüm yemeyen posta kutusu
-Kara kaplı defteri,
-Hanımıyla dans etmesi vb.




Öylesine sifli sifli...
Kıpıya çıkıp çağırdınız beni.
Eve ekmek lazımdı hani?
Tutuşturup da elime parasını;
O tembihleyişinizi yani!

"Arkadaşım!
Belli!
Eve ekmek gerek besbelli!




Okula öğretmen seçimi ve tayini, kaliteleri, yeterlilik, yetenek ve çalışkanlıkları… öğrencilere karşı genel davranışları…
 
Öğrenci teşkilati
Haftalık nöbetler
Çeşitli dallarda ve farklı kombinezasyonlardaki  Spor müsabaları…

Bir baba ders de Tarım-iş: yapılan çalışmalar; cumali (ziraat gezdik. Kafa’nın anlattığı inek tersini montajla-Adı_ince cumali…sigarası vs.), havan herif (dövdü) bambul(defteri ve ziraattaki küsmesi) hökümet ve çalışmaları.
Ağaçlandırma ve ziraat çalışmaları. Yaz çalışmaları
Uygulama dersleri: tam gün ve 45 sürekli gün uygulama ve anıları…
Kız öğrenciler… kızlarla ilişkiler Öğrenci kavgaları ve bir kısım aşk ilişkileri… yatılı kız öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmasının mahsurları ve eleştirilerin haksızlığı…
Köy enstitüsü kökenli okulların temellerinden dahi korkulduğunun işlenilmesi…. Reyhan ile yazılı sohbet…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder